Ahmet Ümit, son kitabı Kırlangıç Çığlığı’nda ülkemizin iki önemli meselesine; Suriyeli göçmenlerin yaşadıkları zorluklara ve çocuk tacizcilerine değiniyor.

Röportaj: Hilal Solmaz

Fotoğraf: Yusuf Aslan

Romanın adıyla başlamak istiyorum. Neden Kırlangıç Çığlığı?

Bir yazar olarak kırlangıçları, Suriyelilere ya da dünyadaki diğer göçmenlere benzetiyorum. Göçmen kuşlar gibi çok uzaklardan, zor koşullarda geliyorlar. Kırlangıç Fırtınası denilen bu fırtınada üçte biri ölüyor. İnsanlığın yaşadığı bu dramları göz önüne alarak dedim ki bunlar sevinç çığlıkları değil; çektikleri acıları, zorlukları dile getiren çığlıklar diye düşündüm ve romanın adı Kırlangıç Çığlığı oldu.

 

Suriyeli göçmenlere yönelik olumsuz tepkileri de romanda sert şekilde eleştiriyorsunuz. Suriyelilere kızanların empati kurmasını mı istediniz?

Roman yazmadaki amacım ve edebiyatın asıl işlevi tam olarak bu. Başka canlılarla bir olma, onların acılarını anlama… Çünkü bizi insan yapan bu duygular. O zaman başkalarının acılarını, kederlerini düşünmeye başlıyor ve diyoruz ki bu insanlar mutsuzsa, acı çekiyorsa, ben nasıl mutlu olabilirim? İşte bu insanlaşmak demek… İnsan olmanın birinci meselesi başkalarıyla empati kurabilmek. Ülkemizde ve dünyada Suriyeliler açsa ve zulüm görüyorsa; mutlu şekilde yaşayamayız. Yaşamamalısınız! Öteki türlüsü, bu seni çok bencil ve iğrenç bir kişiye dönüştürür.

 

Romanda bir katil, bütün çocuk istismarcılarını öldürüyor. Adalet böyle sağlanır mı?

Sağlanamaz; zaten romanda da bunu anlatmaya çalışıyorum. Bu hukuk değil;

daha büyük yaralara, travmalara yol açar. Ama bu katili yaratan nedir? Toplumun bu sorunla başa çıkamaması. İstismar etmek, çok daha büyük problemleri doğurur. Öyle derin bir travma ki onun ruhuna neler yapabilir, ne fırtınalar oluşturur? Bir yazar olarak, romanda böyle bir istismarın, bir seri katil yarattığını anlatıyorum.

Romanın ana karakteri başkomiser Nevzat… Kurtuluş, eski adıyla Tatavla’da oturuyor. Bu bir tesadüf mü yoksa özel bir nedeni var mı?

Bir yazar olarak çok-kültürlülüğü seviyorum. Ermeni, Rum, Yahudi, Kürt, Türk, Arap kim varsa bir arada… Ne yazık ki eskisi kadar çokseslilik yok. Yine de İstanbul’a baktığımızda, burada hâlâ farklı kültürlerin olduğunu görüyorum ve bu beni mutlu ediyor. Burada yaşamaktan da çok mutluyum. En büyük zararı da ülkemizdeki insanlar görecek. Azınlıkları ve kültürlerini korumalıyız. Onlar bizim zenginliğimiz.

 

Vicdanını yitirmiş bir dünyadan başka nedir ki cehennem, diyorsunuz. Bu kaygınızdan bahseder misiniz?

Ekmekler, yollar, ekonomi bozulabilir, yeniden yapabilirsiniz ama insan bozuldu mu yeniden yapamazsınız. Vicdan ve merhametin yerini, çıkar ve güç alıyor. Güçten yana yer almak, insanlık dışı bir şey. İnsan, onurdan ve haktan yana yer almalı. Bugün yaşadığımız şey bu: İnsan bozuluyor. İnsan bozulunca yeniden düzeltmek yüzyıllar alır.

 

İnsanın bozulmasını nasıl engelleyebiliriz?

Yıllar öncesine baktığımızda da siyasi iktidarlar Türkiye’de hep sorunludur. Ülkemize doğru bir siyasi iktidar gelmedi. Doğru bir siyasi iktidar nedir, onu da bilmiyorum açıkçası. Ama bu ülkede vicdanını koruyan insanlar var. Kimdir onlar? Yazarlar Nâzım Hikmet, Sait Faik, Orhan Kemal, Oğuz Atay ve sinemacılar… Bu insanlar, insanı yüceltir. Ben de elimden geldiği kadarıyla yazarak var olmaya çalışıyorum. Sadece bir yazar olarak değil, insanlar bana geldiklerinde bir umut olarak da geliyorlar. Oysa ben sadece yazarım. Roman yazıyorum. Ama bu bile insanlar için umuda dönüşüyor. Hepimiz hiç çekinmeden, yılmadan, küçücük alanlarda var olmalıyız. Hiçbir şey sonsuza kadar sürmez. Zulüm dönemleri kış gibidir; bir süre sonra geçer. İnsan kalmak önemlidir. Çünkü insan kalırsanız gelecekte insanlık için umut vaat edersiniz; kalmazsanız insanlık için umut yok demektir…