21.5 C
Istanbul, TR
Salı, Ekim 16, 2018

11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü

11 EKİM DÜNYA KIZ ÇOCUKLARI GÜNÜ

GELECEĞİN UMUDU KIZ ÇOCUKLARI

2011 yılında Türkiye, Kanada ve Peru tarafından yapılan girişimler sonucu Birleşmiş

Milletler tarafından ilan edilen “Dünya Kız Çocukları Günü” 2012 yılından bu yana

kutlanıyor. Gün kapsamında kız çocuklarının insan haklarını güçlendirmek, yaşadıkları ayrımcılık, istismar ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dikkat çekmek amacı ile çeşitli etkinlikler gerçekleştiriliyor.

İlk defa 1989 yılında kabul edilen Çocuk Hakları Sözleşmesi ile dünya üzerindeki bütün çocukların ırk, renk, cinsiyet, dil, siyasal ya da başka düşünceler, ulusal, etnik ve sosyal köken, mülkiyet, sakatlık, doğuş ve diğer statüler gözetilmeden eşit olduğunu belirtildi. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilgili beşinci maddesinde de, kadınlar ve kız çocuklarına karşı her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasının, temel insan hakkı olmasının yanında sürdürülebilir kalkınmayı hızlandırmak için kritik önem taşıdığı da vurgulanmakta.

Uluslararası standartlara göre atılan adımlara rağmen hâlâ tüm çocuklar için hakların eşit ve erişilebilir olduğunu söylemek mümkün değil. Dünya ve Türkiye’deki duruma baktığımızda karşımıza çıkan tablo cinsiyetçilik ve eşitsizliklerin çok küçük yaşlarda

başladığını ortaya koymakta. Aile içinde kız ve oğlan çocuklarına farklı roller biçilmesi ile ilişkili olarak anne karnında başlayan süreç kız çocuklarının daha az beslenme, bedensel gelişim ve motor becerilerinde gerilik yaşamalarının yanında kendini gerçekleştirme, bireyselleşme, girişkenlik, karar alma becerileri gibi konularda da oğlan çocuklarına göre daha pasif kalmalarına sebep oluyor.

 

Yapılan çalışmalar, kız çocuklarının oğlan çocuklarına göre daha dezavantajlı durumda kaldığını gösteriyor. Okulu terk etme, hedefleri peşinden gitmek yerine ev işleri ve aile sorumluğunu üstlenmek zorunda kalma, aile geçimini sağlamak için çalıştırılma, erken ve zorla evlendirilme, namus suçları, ihmal, istismar ve cinsel şiddet gibi olgular kız çocuklarını daha fazla tehdit ediyor.

 

KIZ ÇOCUKLARININ GÜÇLENDİRİLMESİ

Bu bağlamda kızların güçlenmesi için atılacak adımlar ve sorumluluk alması gereken

birçok aktör var. Toplumsal cinsiyet eşitliği temelli ayrımcılığın önlenmesine yönelik gerekli adımların atılması, eğitim hizmetlerine katılımın önündeki engellerin kaldırılması, sağlık hizmetlerine erişimin sağlanması, karar alma süreçlerine katılım, çocuk yaşta evlilik başta olmak üzere her türlü ihmal, istismar ve ayrımcılıkla kararlı bir mücadele kız çocukların güçlenmesi için atılması gereken adımlar arasında.

 

Tüm bunlarla bağlantılı olarak toplumda da çocuk hakları kültürünün oluşturulması gerek. Çocuklar için iyi şeyler yapma düşüncesi hak temelli olarak ele alınmalı. Bu şekilde yapılacak çalışmalar çocukların birey olarak kabul edilmesi, karar alma süreçlerine katılımı ve haklarını tam ve etkin olarak kullanabilmelerinin önünü açacaktır.

 

Çocuk Hakları Sözleşmesi, Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri başta olmak üzere kabul edilmiş uluslararası anlaşmaların hayata geçirilerek, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlandığı, çocuk hakları kültürünün yerleştiği bir dünyada tüm çocuklar haklarına eşit erişim sağlayacak.

GÜÇLÜ KIZ, GÜÇLÜ TOPLUM

Kızların haklara eşit erişimi için, yerel yönetim ve kamu politikalarının kız çocuklarının hak ve taleplerini gözetecek şekilde belirlenmeside büyük önem taşıyor. Şişli Belediyesi,2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri arasında yer alan “Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Sağlanması ve Tüm Kadınların ve Kız Çocuklarının Güçlendirilmesi” Beşinci Hedefinin (SKH5) yerelleştirilmesini görev addederek Avrupa Yerel Yaşamda Kadın Erkek Eşitliği Şartı’nı imzalayarak uygulamaya koydu. Eşitlik Birimi başta olmak üzere tüm belediye birimleri toplumsal cinsiyet eşitliğini hayata geçirme yönünde çalışmakta.

 

Kızınız İçin Küçük, İnsanlık İçin Büyük Adımlar…

Yazı: Peride Ruşen

Küçük yaştan itibaren ev işleri için eğitiliyor; susmaya, “namuslu” olmaya, itaat ve hizmet etmeye yönlendiriliyorlar. Büyüdükçe okul yollarına taşlar, evlerinin pencerelerine dikenli teller döşeniyor. Bazıları “köyün en son çitinde dünyanın bittiğine” inandırılıyor.

Dizlerini dövmemek için onları dövüyor, davulcu ya da zurnacıya varır diye yakalarını bırakmıyorlar. Sonra da çocuk yaştayken ailenin isteği, çoğunlukla yaşlı damatlara “veriyorlar”. Kaşık düşmanı çocuk, anneliği, şiddeti ve hayallerini unutmayı o yaşta öğreniyor.

Okula gidebileni tıpkı gidemeyenler gibi evde, sokakta, okulda, gönderildiği yurtta, her yerde kaçırılmak, istismar edilmek, öldürülmek tehlikesi bekliyor. Öldürülse bile suçlu olmak!

UNICEF (Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu) verilerine göre dünya genelindeki 1,1 milyar kız çocuğunun 62 milyonu okula gitmiyor, 16 milyonu okula başlayamama riskiyle karşı karşıya. 15 – 19 yaş arası her 7 kız çocuğundan biri zorla evlendiriliyor. Her 10 dakikada bir kız çocuğu, şiddet yüzünden ölüyor.

Oraya bile varamayanlar var: Gökyüzünün Yarısı adlı kitapta toplanan araştırmalar, her yıl 2 milyon kız çocuğunun cinsiyet ayrımı yüzünden daha doğmadan hayata katılma şansından mahrum bırakıldığını gösteriyor. Ortalama 100 bin genç kız kaçırılarak genelevlere satılıyor. Bu, 18. ve 19. yüzyıllarda her yıl Batı’ya taşınan Afrikalı kölelerin sayısından fazla…

2018 Türkiye’sinde de fotoğraf böyle karanlık. Gün geçmiyor ki bir istismar soruşturması, bir ihmal davası, bir erken yaşta zorla evlilik vakası, kaçırılıp öldürülme haberi duymayalım. Son 8 yılda kaybolan çocuk sayısı dile kolay: 104 bin.

 

OKUMAK ÖZGÜRLÜKTÜR, KAÇIRILMAK NE?

Bu yazı yazılırken, bir çocuk daha: Karslı Sedanur. Birkaç ay önce köyünün ziyaretçilerine kocaman gülümseyerek poz vermiş, okumak, hemşire olmak istediğini söylemişti. Elinde “okumak özgürlüktür” yazan renkli bir karton taşıyordu. İzin vermediler; kaçırıldıktan sonra cansız bedeni bulunan küçük kızlar istatistiklerinde bir rakam oldu.

Neden sorusuna verilecek çok cevap var. Ama en başından başlarsak; doğduklarında erkek çocuğu “müjde” ise, kız çocuğu “odadaki sessizlik” de ondan. Erkek çocuk sünnet olurken “aslanım, koçum”, kız çocuk ilk adet gördüğünde “yediği tokat” var…

Bacaklarını topla kızım fakat göster oğlum amcalara veya 15’lik kız ya erde gerek ya yerde zihniyeti 2018 yılında hâlâ işe yarıyor.

MAVİ – PEMBE AYRIMCILIĞI

Daha hayata gelmeden mavi – pembe ayrımıyla toplumsal cinsiyet rolleri giydirilen çocukların geleceğin ezen – ezilen yetişkinlerine dönüşmesine sayısız örnek verilebilir ama buraya sığmaz. Kısacası pembelere evin dört duvarı reva görülürken mavilere dünyanın geri kalanının bahşedilmiş olmasıdır. Bu eşitsizlik, kız çocukları aleyhine katlanarak yetişkinliğe uzanıyor. Nesiller değişiyor; eşitsizlik, ayrımcılık, hak ihlalleri, köyde ya da şehirde, eğitimsiz ve yoksul ya da eğitimli ve zengin ailelerde, dolayısıyla tüm toplumda baki kalıyor. Toplum cinsiyetlere göre rol biçtikçe de baki kalacak gibi görünüyor.

Elbette bunu tersine döndürmeyi amaçlayan çalışmalar, (son yıllarda çok azalsa da) yasal değişiklikler, önleme ve koruma uygulamaları, sağda solda uçuşan, çoğunlukla havada asılı kalan pozitif ayrımcılık lafları var ama fotoğrafın rengi henüz değişmiyor.

 

İtiraz edenler, kendi yolunda dirayetle yürüyenler, evin tel örgülerini yırtanlar, destekçiler yok mu? Var tabii. Hem de çok ve iyi ki varlar. Ama hâlâ bir genç kızın sokakta yüksek sesli gülüşünü dondurmak isteyenlerle dolu dünya. Baskıyla, şiddetle, tecavüzle gücünü gösterdiğini sananlarla… Sokakta kadın görmek istemeyen muhafazakârlar ve bu düzen işine gelen modernlerle… Fakat Türkiye’nin bütün bunlardan sorumlu kişi ve kurumları, imzalanmasına ön ayak oldukları, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayacak İstanbul Sözleşmesi’nden başlayarak fotoğrafı değiştirmek için adım atmayı çoktan bıraktı. Bırakmakla da kalmadı, büyük mücadelelerle kazanılan haklarda geri saymaya başladı.

 

Yeniden dizleri… Pardon suçlular yerine kadınları ve kız çocuklarını dövmeye karar verdiler: İnsan Hakları Derneği verilerine göre son 10 yılda çocuk istismarı 10 kat arttı ve Türkiye’yi bu “dalda” dünya üçüncüsü yaptı. Mahkemeler, “rızası vardır diye suçlanan çocuklar ve “saygındır” denilerek salınan istismarcılarla doldu.

 

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’na göre 2017 yılında 387 çocuk cinsel istismara uğradı ki hepimiz biliyoruz, cinsel suçların yüzde 46’sı çocuklara karşı işleniyor, bu sadece konunun mahkemelere yansıyanı. Yine çok iyi biliyoruz ki Türkiye’de kız çocuklarının çok büyük bir kısmı, evin sorumluluklarını üstlenmek için eğitim hayatına son veriyor. Aile içinde kadına yönelik şiddetle çocuklara yönelik şiddet arasında sıkı ilişki bulunuyor. Her gün 47 bin 700 kız çocuğu evlendiriliyor. Ya çocuk anneler? Onu da İnsan Hakları Derneği söylüyor: Son 16 yılda 440 bin!

 

HATIRLAMAK YETMEZ, HERKES BİR YERDEN BAŞLAMALI

Kız çocuklarının yaşadığı şiddet türleri bir değil, üç beş değil ama sonuç olarak hepsi, doğduklarında içine tıkıldıkları pembe toplumsal cinsiyet rollerine bağlı. “Zihniyet değişir her şey değişir”, “kadın güçlenir, toplum güçlenir” gibi laflar boşa değil. 11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü, bütün bunları hatırlamak için iyi bir vesile. Ama hatırlamak ve şu aralar pek de istekli olmayan devletten beklemek yetmez; herkes bir yerden başlamalı. Kızınız için küçük, insanlık için büyük adımlar atın, onları erkek çocuklarınızdan ayrı yere koymayın, erkek çocuğunuz da masayı toplasın, kızınız da bisiklete binsin. Kızınızı mühendislerin, doktorların istemesini beklemeyin, artık “benim kızım büyüyünce bilimci, sanatçı, pilot, çok iyi şoför olacak” deyin. Hür doğsun, hür yaşasın, dünya kurtulsun.

Anama Babama Bayağı Çektirdim

 

Yazı: Nevşin Mengü / Gazeteci

Hep erkek olacağımı düşünmüş annem ve babam. Hatta annemin karnındayken ismimi de koymuşlar: Özgür. 80 darbesi sürecinin sakıncalı isimlerinden.

1 Mayıs’ta doğacakmışım aslında, tam 24 saat sancı çekmiş annem, sonunda vakumla çekmişler; doğmak istememişim herhalde kim bilir. Kız olduğunu görünce üzüldüm aslında, dedi annem, hayatı boyunca çekecek, hep uğraşacak dedim, diye anlattı.

Evcilik pek oynamadım; bir iki Barbie bebeğim oldu. Hatta birini babam ABD’den getirmişti, sahil Barbiesi, mini mini güneş gözlükleri vardı falan, pek havalıydı. Ama daha ekseriyet pelüş hayvan oyuncaklarım vardı, onları severdim. Bebek saçı taramak falan ilgimi çekmedi. Komşunun köpeği Katie’nin tepesindeydim onun yerine bütün gün.

Saçımın taranmasından nefret ederdim, at kuyruğu yapılmasından da… Sonunda dayanamadı annem, Amerikan tıraşı gibi kestirdi ama kısa saçı da hiç sevmedim. O zaman da huysuz bir tiptim yani. Annem hiçbir zaman aman da benim kızım gelin olacak bilmem ne diye sevmedi beni, hiç güzel kızım diye de sevmedi, akıllı kızım diye sevdi hep. Bilerek yapmış, sonradan kendisi anlattı.

Kardeşim doğduğu zaman abla mı demesini isterim, Nevşin mi, diye bana sordular, kararı ben verdim. Abla desin demiştim, keşke Nevşin’i seçseymişim.

İlkokula da beş yaşında başladım ben. Onu da annem babam bana sordu. Bir yaz akşamüstü çağırdılar yanlarına, gerçek okula mı gitmek istersin, anaokuluna mı dediler. Gerçek okula, dedim. Tamam dediler. O zamanlar öyle bir program vardı sanırım, beş yaşında okullu oldum. Zararını görmedim, belki faydası olmuştur, bilmiyorum.

Okula başlayacağım günden bir önceki gece annem yatırdı beni. Öncesinde uzun bir nutuk çekti, hâlâ hatırlarım dün gibi. Uzun uzun anlattı, artık hayata başladığımı, bundan sonra uzun zorlu bir sürecin beni beklediğini, kimseye, hiçbir erkeğe muhtaç olmadan kendi ayaklarım üzerinde durmam gerektiğini anlattı. O konuşma bana kendini o kadar iyi hissettirmişti ki büyüdüğümü anlamış ve cesaretlenmiştim.

Annem de babam da her zaman bu kadar cesaretlendirici olmadı. Yeri geldi sen kız çocuğusun, dediler, annem hep ama evladım burası Türkiye, diye izin vermeyişlerine bahane buldu mesela. Fakat çok dik kafalıydım. Hele azıcık palazlanınca açık olmak gerekirse hiç söz dinlemedim. Derslerim iyi olunca pek bulaşmazlar diye notlarımı hep ortalamanın üzerinde tuttum; bunun haricinde pek laf dinlemedim. Yeri geldi eve geç geldim, yeri geldi gitme dedikleri yere gittim, yeri geldi doğruyu söylemedim, yapma dediklerini yaptım. Pek çok zaman denedim yanıldım, denedim üzüldüm. Bazen de üzdüm, bazen korkuttum.

Ortaokuldaydım sanırım, ailece bir restoranda yemekteydik. Günlük meseleler konuşuluyor falan. Birden çıkış yaptım kendimce evlenmem ben herhalde hiç, sanırım birlikte yaşarım, dedim. Babam kalp krizinin eşiğinden döndü, morardı, fenalaştı adamcağız.

Çektirdi mi bu kız diye sorsanız anama babama, e vallahi çektirdi derler. Çektirecekse kız çocuklar çektirsin arkadaş, bir kere de onlar çektirsin yani, çekmesinler ne var yani!

 

Dünya Onlarla Güzel

 

Yazı: Melis Alphan / Gazeteci

Kutuplaşmış, adaletsizliğin ve ayrımcılığın hüküm sürdüğü bir dünyada umutsuzluğa kapılmak zor olmasa da geleceğe dair umudu diri tutmamızı sağlayanlar var. Kim demiş hep küçükler büyüklerden öğrenecek diye? Bu yazıda sizlere anlatacağım küçük kız çocuklarından yetişkinlerin öğreneceği çok şey var. Aktivizm deyince akla sadece yetişkinler gelmemeli. Bu yazıdaki kız çocukları dünya çapında ses getirmiş önemli aktivistler. Geleceği sımsıkı sahiplenip dünyayı kendi kuşakları için daha iyi bir yer haline getirmeye yeminliler.

 

PLASTİK TÜKETİMİNE SAVAŞ AÇTILAR

10 ve 12 yaşlarındaki kız kardeşler Isabel ve Melati Wijsen, okullarında gördükleri derslerde Nelson Mandela ve Martin Luther gibi lider ve aktivistleri tanıdıktan sonra, “dünya için biz ne yapabiliriz?” diye düşünüp ellerine kâğıt kalem alarak yaşamlarını sürdürdükleri Bali’deki sorunları alt alta yazmaya başladılar. En büyük sorunun plastik poşetler olduğuna karar verdiler. Endonezya, plastik kirliliğinde Çin’den sonra ikinci sırada geliyordu; denizlerdeki plastik kirliliğinin yüzde 10’undan sorumluydu. Bali’de plastik poşetlerin ancak yüzde 5’i geri dönüştürülüyor ama bunun karşılığında her gün 14 katlı bir bina büyüklüğünde plastik atık üretiliyordu. Doğadan kaybolması çok uzun yıllar alan plastik poşetler umursamazca yollara, sahillere atılıyor, cennet adalarından denize taşınarak hem denizi kirletiyor hem de deniz canlılarının yaşamını tehdit ediyordu.

 

Wijsen kardeşler, 2013’te Bye Bye Plastic Bags (Güle Güle Plastik Poşetler) isimli kâr amacı gütmeyen bir oluşum kurarak adalarındaki plastik kirliliğine savaş açtı. Yerel otoritelerin oluşumlarını desteklemeleri için 100 bin imza toplasalar da iki yıl boyunca Bali valisiyle görüşemediler. Hindistan’da Mahatma Ghandi’nin evine yaptıkları ziyaretten ilhamla eslerini duyurabilmek için bu kez açlık grevine başladılar. Tam bir gün sonra valilik kendilerine ulaştı ve bir toplantı ayarlandı. Toplantıda Bali’nin plastik çöplerden arındırılması yolunda birlikte çalışmak üzere anlaştılar. Kız kardeşler Bali’deki okullardan 30 çocuğu daha onlarla birlikte gönüllü çalışmaya ikna etti. Bu çocuklar şimdi adada yerel halkı plastik poşetler yerine bezden, geri dönüştürülmüş kâğıt veya muz yapraklarından yapılmış çantalar kullanma ve atık üretmeme konusunda bilinçlendiriyor.

Güle Güle Plastik Poşetler hareketi bugün Avustralya’dan Singapur’a, Filipinlerden Çin’e, Meksika’dan ABD’ye dünyanın dört yanına yayıldı.

 

GÖÇMEN ÇOCUKLARIN SESİ

21 Ocak 2017’de dünya genelinde başta kadın hakları olmak üzere göçmenler, sağlık hizmetleri, doğanın korunması, LGBTİ hakları, eşitlik gibi konularda gösteriler düzenlendi. İlk gösteri Washington DC’deki Kadın Yürüyüşü oldu. Bu yürüyüşte altı yaşındaki Sophie Cruz, anne babası ve küçük kardeşiyle beraber sahneye çıkıp mültecileri savunan bir konuşma yaptı. Bu, küçücük yaşında mülteci hakları savunucusu olmuş Sophie ile kamuoyunun ilk tanışması değildi. Cruz, annesi, babası ve kardeşiyle Los Angeles’ta yaşıyordu ama annesiyle babası resmi kayıtsız göçmenlerdi. Onu harekete geçirense sınırda sorun yaşamadan Meksika’daki dedesini ziyaret edemeyeceklerini öğrenmesi olmuştu.

2015’te Washington DC’yi ziyaret eden Papa Francis’in kortejine yaklaşıp ikinci denemede kendisini Papa’ya gösterebilen küçük kız, kendisine sarılan dini liderin eline ona özel yazdığı göçmen yanlısı mektubu tutuşturdu. 2016’da Barack Obama’yı ziyaret etmek üzere yeniden Washington DC’ye gitti. Bu kez anne ve babası statülerinden ötürü Beyaz Saray’a alınmadı.

 

“Sevgi, inanç ve cesaretle mücadele edelim ki ailelerimiz yıkılmasın” diyen Sophie göçmen çocukların güçlü sesi oldu.

SATILIK GELİNLER

Sonita Alizadeh, Taliban Rejimi altındaki Afganistan’da büyüdü. 10 yaşındayken ailesi onu para karşılığında evlendirmeye kalktı; Taliban’dan kurtulmak için hep beraber İran’a kaçtılar. İran’da kendi kendine okuma yazmayı öğrenen küçük kız, aynı zamanda tuvalet temizleyerek eve ekmek götürüyordu. Bu sırada İranlı rap’çi Yas ile ABD’li rap’çi Eminem’i keşfetti ve kendi şarkılarını yazmaya başladı. Artık o rap müzik yoluyla, anavatanı Afganistan’daki zorla evliliklere savaş açmıştı. Kız çocuklarının ve kadınların para karşılığında evlendirilmesini, kadınların halka açık yerlerde şarkı söylemesinin yasak olduğu İran’da Satılık Gelinler adlı şarkısıyla protesto etti. Şarkı dünya çapında dinlendi ve Sonita, ABD’de bir lisede okumak üzere burs kazandı. Sonita yazdığı ve söylediği şarkılar yoluyla ülkesindeki erken evliliklerle mücadeleyi sürdürüyor.

 

KÖLELİKTEN LİDERLİĞE

Çocuk hakları aktivisti Payal Jangid bugün 15 yaşında. 2015’te Michelle Obama’ya sarılıp kendini Hindistan’ın en şanslı kız çocuğu gibi hissettiğini söylediğinde henüz 12 yaşındaydı ve çoktandır ülkesindeki kız çocuklarının eğitim hakkı için çalışıyordu. Payal, ülkesi Hindistan’da çocuk köle olmaktan kurtulduktan sonra yaşadığı köyde diğer çocuklarla bir araya gelip kurduğu çocuk konseyi aracılığıyla çocukların özellikle eğitime erişimde yaşadığı sıkıntıları, eğitim hakkını yetişkinlere anlatma görevini üstlenmişti. “Toplumumuzda eğitime yeterince önem verilmiyor ve bizden önceki kuşaklara okulun önemini anlatmak benim görevim” diyen Payal, Michelle Obama’nın kendisine hediye etmek istediği yüzüğü de “Hediye kabul etmem doğru olmaz” diyerek geri çevirmişti.

 

NOBEL BARIŞ ÖDÜLÜ SAHİBİ

Malala Yousafzai 1997’de, dünyada okula gitmeyen çocuk sayısında ikinci sırada olan Pakistan’da bir kasabada dünyaya geldi. Babası bir eğitim savunucusuydu. 2009’da BBC’nin Urduca servisi için takma isimle, okulunun Taliban tarafından saldırıya uğramasından duyduğu korkuyu anlattığı bir blog yazmaya başladı. Okulunun kapanacağı söyleniyordu. Malala ile babası ölüm tehditleri almaya başlasalar da eğitim hakkını savunmayı sürdürüyorlardı.

2011’de Malala Pakistan’ın ilk gençlik barış ödülünü kazandı. Tanınırlığı giderek artınca Taliban öldürülmesine karar verdi. 2012’de maskeli ve silahlı bir kişi okul servisine girerek Malala’yı kurşunladı. Malala İngiltere’de bir hastaneye taşındı ve 2013’e kadar taburcu edilemedi. Malala’ya saldırının ertesinde milyonlarca kişi eğitim hakkı için dilekçe imzaladı ve Pakistan’ın ilk ücretsiz ve zorunlu eğitim kanun tasarısı onandı.

Malala ile babası şimdi eğitim alamayan kız çocuklarının küresel savunucusu. Malala, 2014 tarihli Nobel Barış Ödülü’nün sahibi. 1,1 milyon dolarlık ödülünü Pakistan’da kız çocuklarına ortaokul yapılması için bağışladı.

 

Malala, Sonita, Sophie, Payal, Isabel ve Melati… Dünyanın farklı
bölgelerinden çocuklar hemcinslerinin yaşadığı sorunlara karşı ses çıkarıyor.

Benim kızım büyüyecek bilim insanı olacak

Türkiye, Peru ve Kanada’nın girişimleriyle; 2012 yılında Birleşmiş Milletler’in (BM) 11 Ekim’i, “Dünya Kız Çocukları Günü” ilan etmesi; kız çocuklarına karşı ayrımcılığın önlenmesi ve insan haklarından tam ve etkili yararlanmaları amacını taşıyor.

 

Yazı: Serpil Yılmaz / Gazeteci

UNICEF’in yayınladığı raporlara göre, cinsiyetçilik oldukça küçük yaşlarda başlıyor. Yapılan araştırmalara göre, dünya genelinde her 7 saniyede bir kız çocuğu evlendiriliyor. Türkiye’de son 6 yılda evlenmek zorunda bırakılan kız çocuğu sayısı “resmi” rakamlara göre 232 bin ve bunların 142 bini çocuk anne olmuş.

2003 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nın UNICEF ile başlattığı “Haydi Kızlar Okula” kampanyası 2008 yılında sonlandırılırken, amaca ulaşıldığı belirtilmiş, bu dönemde 223 bin kız çocuğunun okullu olduğu bilgisi paylaşılmıştı. İlköğretim çağında olup okula gitmeyen kız çocuklarının, aynı durumdaki erkek çocukları sayısından 600 bin fazla olduğunu iddia ediliyor.

Son 4 yıllık sürede örgün öğretim sisteminden kopan kız çocuklarının sayısı, erkek çocuklarının üzerine çıkıyor.

 

ENDÜSTRİ 4.0’IN YOKSULLARI

Küresel kapitalizm robotlaşma ve otomasyona dayalı üretim araçlarına sahip olurken, üretim ilişkilerinde cinsiyetçi ayrım; ezilenler sınıfında kadınları en alt katmanda yedeklemeyi sürdürüyor.

Almanya’nın dünyaya pompaladığı “Endüstri 4.0” kavramı, emek piyasasında işsizlik ve yeni iş alanları çerçevesini çiziyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) öngörülerine göre, sanayide dijitalleşme mevcut çalışanların en az yüzde 40’ını olumsuz etkileyecek.

McKinsey Küresel Enstitüsü’nün verilerine göre 2030 yılına kadar küresel iş arzının yüzde 14’üne denk gelen 400 milyon istihdam kaybı yaşanacak.

Teknolojinin gelişmesine paralel olarak farklılaşan iş alanları ve iş yapma modelleri; 555 milyon yeni iş gücü talebi ortaya çıkıyor. Dünya teknolojiyi üretenler ve tüketenler olarak bloklaşıyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifine yaslanan “dijital devrim” çağı, bilim üretenler ve tüketenlerin tarihini yazacak.

Lisede bilim konusunda uzmanlaşmak isteyen kadın oranı yüzde 50’yken üniversitede yüzde 32’ye, master aşamasında yüzde 30’a ve doktorada yüzde 25’lere kadar düşüyor.

Bilim alanındaki araştırmacıların sadece yüzde 30’u, Nobel ödülü kazananların ise sadece yüzde 3’ü kadın.

Dünya genelinde her 3 araştırmacıdan biri kadın ve yüksek akademik pozisyonların yüzde 11’inde kadınlar bulunuyor.

Son 10 yılda bilimsel araştırmalarda kadınların oranının yalnızca yüzde 12 arttığı görülüyor.

2015 UNESCO raporuna göre, Türkiye’de 10 yılda bilim kadını sayısı iki kat arttı. Bilim alanında kadınlarımızın payı yüzde 36 olarak öne çıkıyor. Son üç yılda bilim alanındaki veriler bizi ne kadar umutlandıracak, kuşkuluyum. Zira yurtdışına giden nitelikli ve üniversitelerden ayrılan bilim insanlarının sayısını tam olarak bilmiyoruz.

 

BİLİM DÜNYASININ KADINLARI

İş dünyası yürüttükleri sosyal sorumluluk projelerinde kadın güçlenmesini amaçlayan “rol model” programlarını destekliyor. Ancak bu çabalar; organize ve etkin çalışmalara evrilemiyor.

 

Bülent Ezcacıbaşı yazdığı kitabında Albert Einstein’a atfedilen “Örnek olmak, insanları etkilemenin en iyi yolu değildir. Tek yoludur” sözünü anımsatıyor. Geçen yıl güzellik markası L’oreal ile UNESCO işbirliği ile bundan 20 yıl önce hayata geçirilen “Bilim Kadınları İçin” programının Paris’teki ödül törenindeydim. Beş kıtadan bir üstün bilim kadınını 100 bin Euro ile ödüllendirilen program, 15 genç ve yetenekli bilim kadınına da “Uluslararası Yükselen Yetenek” ödülü veriyor. Kadınların bilime olan katkısına, bilimde cinsiyet eşitliğine dikkat çekmeyi ve rol modeller oluşturmayı hedefleyen program, son 16 yıldır Türkiye’de de uygulanıyor. Bu süreçte Türkiye’de burs desteği alan 94 bilim kadını arasından Prof. Dr. Ayşe Erzan 2003 yılında “Uluslararası Büyük Ödül” almıştı.

 

2018 yılı için “Malzeme Bilimleri” ve “Yaşam Bilimleri” kategorilerinde seçilen altı genç (40 yaş altı) bilim kadınına, araştırmalarında kullanılmak üzere 50 bin TL burs veriyor. Malzeme Bilimleri kategorisinde Dr. Serim Kayacan İlday (Bilkent Üniversitesi, Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezi-UNAM), Dr. Sündüs Erbaş Çakmak (Konya Gıda ve Tarım Üniversitesi, Tarım ve Doğa Bilimleri Fakültesi) ve Doç. Dr. Yasemin Yüksel Durmaz (İstanbul Medipol Üniversitesi, Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, Biyomedikal Mühendisliği Bölümü); Yaşam Bilimleri kategorisinde Dr. Ceyda Açılan Ayhan (Koç Üniversitesi, Tıp Fakültesi), Dr. Nurcan Tunçbağ (Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Enformatik Enstitüsü Sağlık Bölümü) ve Dr. Selvi Durmuş Erim (İstinye Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı) 2018’in “Bilim Kadını” olarak ödül almaya hak kazandı. Bu yıl Paris’te düzenlenecek ödül töreninde Türkiye’yi, “Uluslararası Yükselen Yetenek” seçilen Doç. Dr. Duygu Sağ temsil edecek. Bu ödüle önceki yıllarda da Doç. Dr. Bilge Demirköz, Doç. Dr. Ahu Arslan Yıldız layık görülmüştü.

Diyanet İşleri Başkanlığı açıkladı; 4 – 6 yaş grubunda Kuran-ı Kerim’i ezberlemek üzere hafızlık eğitimi veren kurslara devam eden 140 bin çocuğumuz varmış. Mevcut belgeli hafız sayısının 150 bin civarında olduğunu hesaba katarsak, bu sayı hiç de az değil.

Eğitim iştahını bilimsel çalışmalarda da gösterebiliriz. Zor değil, yeter ki ulusal kalkınma stratejisini “bilim üretenler” üzerine kuralım…

Şişli’nin Kızları Ses Veriyor: “Kızlar Utanç Değil, Gururdur

Dünya Kız Çocukları Günü kapsamında Şişli’nin kızlarıyla bir araya geldik. Bilim Evleri’ne devam eden 20 kız, ailelerinde, okulda, sokakta yaşadıkları zorlukları, ayrımcı bakış açısını dile getirdi ve haklarına sahip çıkmak için dileklerini aktardı. İşte kendi cümleleriyle sıkıntıları ve talepleri!

 

  • Bizi erkeklerle kıyaslıyorlar.
  • Bizimle ilgili kararlarda bize danışmıyorlar.
  • Dışarı çıkmamızı, sokağa çıkmamızı engelliyorlar.
  • Kendimizi koruyup kollayamayacağımızı sanıyorlar.
  • Sürekli, kız olduğumuz için neleri yapamayacağımızı sıralıyorlar.
  • Dinozorlarla, oyuncak arabayla oynamamızı engelliyorlar. Bebeklerle oynamak şartmış gibi…
  • Erkeklerin üstüne daha çok düşüyor; onları, başarılı olmaları için daha çok destekliyorlar.
  • Ev işleri, yemek hazırlama, kardeş bakımı sanki sadece bizim görevimiz gibi davranıyorlar.
  • Toplumda okula gönderilme ve eğitim hakkının sadece erkeklere ait olduğunu sanıyorlar.
  • Sadece bazı meslekleri kızlar yapabilir gibi davranıyorlar. Pilot olmayı değil, hemşire olmamızı hayal etmemizi istiyorlar. Gelecekle ilgili hayallerimize müdahale ediyorlar.
  • Erkek arkadaşımız olamaz gibi davranıyorlar ama erkeklerin kız arkadaşı olmasını teşvik ediyorlar. Bir erkekle arkadaş olduğumuzda bunu sadece flört ilişkisi olarak değerlendiriyorlar.
  • Kızını döven dizini döver, diye içeriğinde şiddet barındıran bir atasözümüz var. Kızları dövüyorlar.
  • Kıyafetimize, saçımıza, şorta, pantolona, eteğe, ne giyeceğimize, nasıl giyeceğimize, nasıl oturacağımıza, kısacası her şeye karışıyorlar.
  • Ben sana güveniyorum ama çevreye güvenmiyorum dedikleri zaman bile bize güvenmiyorlar.
  • Erkekler sürekli bizi kas güçleriyle tehdit ediyor.
  • Özgürlük sadece erkeklerin gibi davranıyorlar.
  • Pembeden başka bir renk de sevebileceğimizi düşünmüyorlar.

KIZLAR ÖZGÜRLÜKTEN YANA

  • Beni Barbie’ye mahkum etme!
  • Kızlar oyuncak sadece bebekle değil, dışarda özgürce top oynamak da ister!
  • Kızlar utanç değil, gururdur.
  • Diğer cins yasak cins değildir. Kız çocuklarının arkadaşları erkek de olabilir!
  • Kızlar eve mahkum değildir, özgür olmalıdır.
  • Kollanmaya değil, kararlarımın desteklenmesine ihtiyacım var.
  • Kızlarınızı korumak istiyorsanız spor yapmasını destekleyin. Mesela tekvando, yüzme, futbol, boks…
  • Evi bir tek ben mi dağıttım; temizlik neden sadece kız çocuklarının ve kadınların işi olsun!
  • Kardeş, sadece benim kardeşim değil.

 

Kendimi Koruyorum Haklarımı Koruyorum

Çocuklara yönelik cinsel istismar ve şiddet vakalarına karşı farkındalığın artırılmasını amaçlayan “Çocuk Anlatır Sen Dinle İstismarı Önle” projesinin ikinci etabı başladı. Projenin yeni ayağında çocukların bedensel haklarına dikkat çekilmesi amacıyla hazırlanan “Kendimi Koruyorum Haklarımı Koruyorum” isimli tiyatro oyunuyla çocuklar kadar yetişkinler, ebeveynler, öğretmenler, çocuklarla çalışan tüm kişi ve kurumların bilinçlendirilmesi hedefleniyor.

 

AYDA İKİ DEFA SAHNELENECEK

Şişli Belediyesi Toplumsal Eşitlik Birimi, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve çocuk hakları alanında uzman kişiler tarafından oluşturulan oyunda İstanbul Temaşa Tiyatrosu oyuncuları rol alıyor. Cinsel istismar ve şiddete karşı çocuğun haklarını olabildiğince basit ve doğrudan bir ifadeyle anlatmayı hedefleyen oyun, bu konuyu tek başına çocuğun sorumluluğu olarak gören uygulamalara karşı; yetişkinlere, ebeveynlere ve sosyal politikalara çocuğun bedensel haklarını kabul etme, onu bir birey olarak kabul ederek kararlarına saygı duyma ve itirazına kulak verme çağrısında bulunuyor. Çocuklara kendilerini koruyabilecekleri doğru davranışları gündelik pratikleri haline getirmeleri anlatılıyor.

Kendimi Koruyorum Haklarımı Koruyorum adlı oyun, bir yıl boyunca ayda iki defa mahallelerde, belediyeye ait çocuk merkezlerinde, kreşlerde, okullarda ve Şişli’de talep edilen tüm mekânlarda sergilenecek. 25 dakikalık oyun, altı yaş ve üstü tüm gruplar tarafından izlenebiliyor.

 

Çocuk Anlatır Sen Dinle İstismarı Önle

Şişli Belediyesi ve Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği işbirliğiyle başlatılan Çocuk Anlatır Sen Dinle İstismarı Önle projesi, çocuğun bedensel haklarıyla ilgili farkındalık yaratmak amacıyla başlatıldı. Kampanyayla çocukların aslında susmadığı, istismarı kendi dillerinde ifade ettiklerinden dolayı onları iyi dinleyen yetişkinlerin aslında istismarı anlayıp önleyebileceğine dikkat çekiliyor. Kampanyanın 1 Mart – 1 Temmuz tarihleri arasında gerçekleştirilen ilk etabında belediyenin çocuklarla temasta bulunan birimlerde çalışan personeline eğitim verildi. Eğitimlerde çocuğun bedensel haklarının neler olduğu, çocuklarla iletişimde nelere dikkat edilmesi gerektiği anlatıldı. Kampanya kapsamında Şişli Belediyesi’ne bağlı gündüz bakımevleri, spor merkezleri, toplum merkezleri, bilim evleri, sağlık kurumları, zabıta ve temizlik işlerinden 500 çalışana eğitim verildi. Şişli sınırları içindeki 2 bin 500 ebeveyne çocuğun bedensel haklarıyla ilgili eğitim seti dağıtıldı. Kampanyanın tiyatro oyunuyla başlayan ikinci etabında 12 bin çocuğa ve bu çocukların ailelerine ulaşılması hedefleniyor.

110 Senelik Jamanak Gazetesi

Asu Maralman

Ben Şişli’nin Yeşilliğini Sevdim…

Bir süredir Asu Maralman’a Şişli’yi sormak istiyordum. Yol üzerinde bir sahafa rastladım. La Paix Hastanesi’nin karşısında, Şişli’de. Kitapların arasında Orhan Şevki’nin anılarını içeren Gölge Adam adlı kitabı buldum. Tesadüf işte! Şevki, Feriköylü köklü bir ailenin çocuğu, 1968 yılında Asu Maralman ile evlenmiş…

 

Yazı: Hüseyin Karagöz / Yönetmen

Asu Maralman çocukluğunun büyük bölümünü Bakırköy’de geçirmiş. Ağaçlar, süs havuzu ve hayvanlarla iç içe geçmiş çocukluğu. Beş yaşında piyano çalmaya başlamış; 13 yaşındayken Caddebostan’da düzenlenen ses yarışmasında birinci seçilince ablasının yanında sahneye çıkmış. 1966’da bir orkestrada solistlik. İlk sahne aldığı mekân Hilton. İki yıl içinde de orkestranın erkek solisti Orhan Şevki ile evlenip Feriköy’e yerleşmiş…

 

“FERİKÖY’E GELİN GELDİM.”

“1968’de 20 yaşımdayken Feriköy’e gelin geldim, Bakırköy’den çok değişik geldi bana, burada hayat iç mekânlarda yaşanıyordu” diye açıklıyor iki semt arasındaki farkı. Gerçekten Orhan Şevki’nin anılarında da, Feriköy sadece yaşadıkları ev anlamında kullanılmış. Ne bakkalın adı geçiyor, ne de fırınının… Uzun siyah saçlarını hatırlıyor ve hemen “kuaför var mıydı civarda” diye soruyorum; herhalde bir kuaförü olmuştur mahallede. Hayır, diyor: “Saçlarım çok uzundu. Zaman alır diye kuaföre gitmezdim. Genellikle olduğu gibi çıkardım sahneye.” Orhan Şevki anılarında Asu Maralman’ın sofralarından ve güzel yemeklerinden söz ediyor. “O sofralar ancak özel günlerde olurdu” diyor Asu Hanım. “Hayatımız sahnede, turnede geçti. Bozkurt Sokak 73 numaradaydı evimiz. Pek bir şey yoktu çevrede. Kurtuluş Caddesi’nde sadece bir şarküteri vardı. Sonradan kapandı zaten.” Sahne işi yapanın kaderidir bu. Dışarıdan pırıltılı gözükse de bu hayat yaşayanı yakar. Sıradan insan gibi akşam beşte işten çıkıp çorba kaynatma şansı olmaz geçimini sahnede kazananın. Devam ediyor; Bulgar bir muhallebiciden söz ediyor. Büyük olasılıkla, bugün de var olan Göreme Muhallebicisi. O dönemde süt işleri Arnavut ve Bulgarlarda… Derken 1974’te Feriköy’de ilk mağazasını açan Üçler Market’i hatırlıyor. Asu Hanım’ın müziği ruhumuza gıda olurken Feriköylü markalar da bizi beslemeye devam ediyor.

“ŞİŞLİ KÜÇÜK VE ŞIK KULÜPLERİN SEMTİYDİ…”

Asu Hanım haklı olarak semt hayatıyla bütünleşmemiş. Gündüzün büyük bölümünü uyuyarak geçirmek zorunda. Gece dışarı çıkmayı hiç sevmemiş; çalışmıyorsa evde kalmayı tercih etmiş. “Şişli’de sahne aldınız mı?” diye soruyorum. Pangaltı’daki Gala Kulüp’ten söz ediyor. Keyifle çalıştığını anlıyorum ses tonundan. Sadece jet sosyetenin geldiği özel bir yermiş Gala. Pasaj içinde merdivenle inilen özel bir mekân. Üstünde de Swiss Pub varmış. Yemek sonrası Swiss’e gidilir, sonra Gala’ya inilirmiş. Bu türden küçük kulüpler sosyetenin gözde mekânlarıymış.

 

Taksim – Şişli hattında en popüler gazino Lalezar Bahçesi’ymiş. Hilton’da geçen ilk yıllardan sonra Elmadağ Kervansaray’da sahne almış Asu Hanım… Bu bölgenin ünlü kulüpleri Hydromell, Scotch, Rujenuar… Hepsi çok özel mekânlar ve hepsi Şişli sınırları içinde. Büyük gazinoların neden Şişli’yi seçemediğini merak ediyorum. Asu Hanım yanıtlıyor: “O dönemin gazinoları büyük araziler üzerine kurulurdu. Yaklaşık 20 kişiden oluşan kadro ve gün batımından neredeyse doğumuna kadar süren programların maliyetini karşılayabilmek için gazinoların çok müşteriye ve geniş mekânlara ihtiyacı vardı.”

 

“SEZEN AKSU, ZERRİN ÖZER ŞİŞLİ’DEYDİ.”

Gelelim komşulara… “Kimlerle görüşürdünüz?” diye soruyorum. Yazar Ferit Edgü ve sinematograf Artun Yerez yakın arkadaşları… Rüçhan Çamay, dolayısıyla Melike Demirağ ile sık sık görüşülüyor. Sezen Aksu da İzmir’den geldiğinde Şişli’yi tercih etmiş. Benzer şekilde Ankara’dan gelen Tülay Özer annesi ve kız kardeşi Zerrin Özer ile Şişli’de oturuyor.

 

“BENDEKİ ŞİŞLİ ASLINDA GAYRETTEPE…”

Asu Maralman 1978’de Orhan Şevki’den ayrılmış ve kendisine Gayrettepe’den bir daire satın almış. “Gayrettepe’de kendimi evimde gibi hissettim. Yeşillikleri, inekleri ve sessizliğiyle bana huzur verdi” diyor. Kendisi kısmen Londra’da yaşasa da, o dairemi satmam, diyor: “Herkesin Şişli’de mutlaka bir anısı vardır. Benim ömrümün en güzel yılları Şişli’de geçti. Evim orası benim…” Kendisine teşekkür ediyorum, Asu Maralman ise “bağrı yanık dostlara selam olsun” diyerek telefonu kapatıyor. Şişli beni bir kez daha şaşırtıyor…

 

 

 

 

 

Şişli’nin Şampiyon Hemşiresi

ŞİŞLİ’NİN ŞAMPİYON HEMŞİRESİ

İstanbul Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi hemşiresi Duygu

Turan, bir yandan hastalara şifa verirken diğer yandan Kick Boksta kazandığı

başarılarla Türkiye’nin gurur kaynağı oluyor.

 

Hemşirelikte dördüncü yılına giren Duygu Turan 2008 yılında dövüş sporlarına merak salmış. Kick Boks ile başladığı spor hayatı Karate, Wushu ve bilek güreşiyle devam etmiş; sonunda Kick Boks ile milli sporcu olma imkânı bulmuş. Hocası Hasan Fatih Şen ile devam ettiği Kick Boksta 2014 yılında Avrupa şampiyonu, 2015’te dünya şampiyonu, 2016’da ayrı dallarda iki kez Avrupa şampiyonu olmuş. 2014 ve 2016 yıllarında da en iyi sporcu ödüllerini almış. Şimdi de 13 – 21 Kasım tarihleri arasında Slovakya’da düzenlenecek Avrupa şampiyonasına hazırlanıyor. “Kick Boks beni güçlü hissettiriyor; milli sporcu olmak, ülkemi temsil etmek, hemşirelik gibi zor bir mesleklebirlikte yürütmek benim için gurur verici” diyerek anlatıyor duygularını. Ama hemşirelik ve spor hayatını birlikte yürütmek zor. Bazen nöbetten çıkıp antrenmana; antrenmandan çıkıp nöbete gidiyormuş.

 

AİLE DESTEĞİ

Kick Boks savunma mı saldırı sporu mu sorusuna yanıtı o ldukça gerçekçi: “Savunma sporu deniyor. İnsanlar kendisini korumak için bu sporu öğreniyor. Ama maçta öyle olmuyor. Maç sırasında dövüşen kişiler için daha çok saldırı gibi geçiyor.” Hem hemşirelik yaparak hayat kurtarmayı hem de dövüş sporuyla rakibiyle mücadele etmeyi şöyle anlatıyor Duygu Hanım: “Ben ikisini çok ayrı tutuyorum. Hastanedeyken sporcu olduğumu, spor yaparken de hemşireliğimi unutuyorum. Hastanede sadece hastalarımla ilgiliyim. Sporda da daha ciddi, daha maç odaklı ve sert oluyorum.” En büyük destekçisi ailesi. Annesi her antrenmana katılıyor; kendisi gibi milli sporcu olan kardeşi de çalışmasına yardımcı oluyormuş. “Ailemin desteği sayesinde daha güçlü oldum, kardeşimin gelişimimde ve şampiyonluklarımda büyük payı var” diyor. Severek yaptığı sporun en çok zorlayan kısmı maddi süreçler. Devletin müsabaka paralarını ödemediğini ve hemşire maaşıyla zorlandığını vurgulayan Duygu Hanım sponsor aradığını belirtiyor.

 

“KEŞKE ŞİŞLİ ETFAL YERİNDE KALSAYDI”

İstanbul Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin taşınacak olması tüm hastalar ve sağlıkçılar gibi Duygu Hanım’ı da etkilemiş. Mesafe nedeniyle antrenmanları tehlike altına giren Duygu Hanım’a hastane yönetimi destek olarak servisini değiştirmiş. Duygu Hanım, tarihi hastanenin bu durumundan dolayı üzgün: “Hastanemiz büyük ve iyi bir kurum. Herkes düzenini oturtmuştu; Sarıyer’e taşınmak herkes için çok zor olacak. Bölünmesini istemezdim. Keşke yerinde kalıp binada iyileştirmeler yapılsaydı.”

 

Şişli’de 100. Yaş Sürprizi

Kurtuluş’un en eski sakinlerinden Yakup Hazan 100 yaşına bastı; Şişli Belediyesi, arkadaşları ve komşuları Yakup Bey için sürpriz doğum günü partisi düzenledi. Feriköy Emekliler Evi’nde düzenlenen doğum günü partisine Şişli Belediye Başkanı Hayri İnönü de katıldı. Pastasını Başkan İnönü ile kesen Yakup Bey’e köstekli saat hediye edildi.

Kızı Esma Hanım’ın yardımıyla duygularını ifade eden asırlık çınar Yakup Bey bu özel gün için Şişli Belediyesi’ne, arkadaşlarına ve komşularına teşekkür etti. Yakup Bey’e huzur ve sağlık dileyen Hayri İnönü sözlerine şöyle devam etti: “50 yıldır komşumuz olan, Feriköy’ün değerli büyüğü Yakup Bey’in 100. yaşını burada hep birlikte kutlamanın mutluluğu içerisindeyim. Medeniyetin ve çok kültürlülüğün kalbi Feriköy, Yakup Bey gibi komşularıyla anlam kazanıyor.”

 

 

Hazan, Sefarad bir ailenin çocuğu olarak Çanakkale Ezine’de dünyaya gelmiş. Kurtuluş Savaşı boyunca tüm Türkiye gibi yoklukla mücadele eden aile, İstanbul Balat’a taşınmış. Yakup Bey, ilkokulu okuduktan sonra iş hayatına atılarak matbaacılığa başlamış. Evli ve iki çocuk babası olan Hazan 50 yıldır Kurtuluşlu. Eşi Estella Hanım’ı genç yaşta kaybeden Yakup Hazan kızı Esma Hanım ve bakıcısıyla birlikte Kurtuluş’ta yaşıyor. Yakup Bey’in dört torunu var, İspanyolca biliyor…

 

Dünya Can Dostlarımızla Güzel

İngiltere’de 1822’de kurulan Hayvanları Koruma Birliği ile hayvanların daha iyi koşullarda yaşamaları ve korunmaları amaçlandı. Ardından dünyanın farklı yerlerindeki dernekler birleşerek Hollanda Lahey’de Dünya Hayvanları Koruma Federasyonu’nu oluşturdu. 1931 yılında da 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü ilan edildi.

TÜRKİYE’NİN RENKLERİ: SOKAK HAYVANLARI

Şişli Belediyesi Veteriner İşleri Müdürü Erol Yıldız, Türkiye’de tahmini bir milyona yakın sokak hayvanı olduğunu ancak hayvanların görmezlikten gelindiğini belirtiyor. Oysa sokak hayvanlarıyla kurulan empati sağlıklı bir ortak yaşam kültürü oluşturmanın temel noktalarından. Hayvanların yardıma ihtiyacı olduğuna dikkat çeken Erol Bey sözlerine şöyle devam ediyor: “Tüm korkularımızı, önyargılarımızı ve endişelerimizi bir kenara bırakarak hayvanlara nasıl yaklaşmamız gerektiğini öğrendiğimizde, onlara el uzattığımızda kalıcı çözümün bizde olduğunu görecek, hep birlikte yaşamanın değerini ve anlamını kavrayacağız.”

 

“SATIN ALMA, SAHİPLEN!”

Şişli Belediyesi, hayvanların metalaştırılarak ürün gibi satılmasına karşı satın alma, sahiplen şiarıyla çalışmalarını sürdürüyor. Erol Bey, kısırlaştır – aşılat – yerinde yaşat çalışmalarına devam edildiğini; sağlıklı yaşamaları için hayvanlara beslenme ve tedavi desteğinin yanı sıra barınmaları için sokaklara kedi ve köpek kulübeleri yerleştirdiklerini belirtiyor.

 

Şişli Belediyesi, geçici hayvan bakımevine alınan kedi ve köpeklerin rehabilitasyon işlemlerinden sonra sahiplendirilebilmesi için ilanlar hazırlıyor, etkinlikler yaparak sahiplendirilmelerini teşvik ediyor. Sokağa geri bırakılamayan yaşlı ve bakıma muhtaç hayvanlara kalıcı aileler bulmaya çalışılıyor. Tüm çabalara rağmen sahipsiz hayvanların en fazla yüzde 10 kadarının sahiplendirilebildiğini vurgulayan Erol Bey ekliyor: “Dünya Hayvanları Koruma Günü ve devam eden günlerde de Şişli Belediyesi olarak “Satın alma, Sahiplen!” diyerek çalışmalarımıza devam edeceğiz.”

 

1

> Hayvan sahiplenmek ve bakımını üstlenmek ciddi bir iştir. Bu sorumluluğu alamayanlar hayvan sahibi olmamalı.

> Evde bakılan hayvanların sağlıkları düzenli olarak takip edilmeli. Belediye veteriner hizmetleri aracılığıyla kayıt altına alınmaları sağlanmalı.

> Çocuklara küçük yaşlardan itibaren hayvanlarla nasıl güvenli iletişim kurulacağını öğreterek sırf eğlence olsun diye hayvanları korkutmalarına engel olunmalı.

> Zor durumda kalmış bir hayvan eve alınarak çocuklara da örnek olunmalı.

> Kuşların, karıncaların yuvalarının bozulmaması gerektiği, onların biyolojik dengenin yapı taşları olduğu herkese anlatılmalı.

> Avcılık spor değildir. Herkes bu konuda bilinçlendirme çalışmaları yapmayı görev olarak kabul etmeli.

Benim kızım büyüyecek bilim insanı olacak

Benim kızım büyüyecek bilim insanı olacak

Türkiye, Peru ve Kanada’nın girişimleriyle; 2012 yılında Birleşmiş Milletler’in (BM) 11 Ekim’i, “Dünya Kız Çocukları Günü” ilan etmesi; kız çocuklarına karşı ayrımcılığın önlenmesi ve insan haklarından tam ve etkili yararlanmaları amacını taşıyor.

 

Yazı: Serpil Yılmaz / Gazeteci

UNICEF’in yayınladığı raporlara göre, cinsiyetçilik oldukça küçük yaşlarda başlıyor. Yapılan araştırmalara göre, dünya genelinde her 7 saniyede bir kız çocuğu evlendiriliyor. Türkiye’de son 6 yılda evlenmek zorunda bırakılan kız çocuğu sayısı “resmi” rakamlara göre 232 bin ve bunların 142 bini çocuk anne olmuş.

2003 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nın UNICEF ile başlattığı “Haydi Kızlar Okula” kampanyası 2008 yılında sonlandırılırken, amaca ulaşıldığı belirtilmiş, bu dönemde 223 bin kız çocuğunun okullu olduğu bilgisi paylaşılmıştı. İlköğretim çağında olup okula gitmeyen kız çocuklarının, aynı durumdaki erkek çocukları sayısından 600 bin fazla olduğunu iddia ediliyor.

Son 4 yıllık sürede örgün öğretim sisteminden kopan kız çocuklarının sayısı, erkek çocuklarının üzerine çıkıyor.

 

ENDÜSTRİ 4.0’IN YOKSULLARI

Küresel kapitalizm robotlaşma ve otomasyona dayalı üretim araçlarına sahip olurken, üretim ilişkilerinde cinsiyetçi ayrım; ezilenler sınıfında kadınları en alt katmanda yedeklemeyi sürdürüyor.

Almanya’nın dünyaya pompaladığı “Endüstri 4.0” kavramı, emek piyasasında işsizlik ve yeni iş alanları çerçevesini çiziyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) öngörülerine göre, sanayide dijitalleşme mevcut çalışanların en az yüzde 40’ını olumsuz etkileyecek.

McKinsey Küresel Enstitüsü’nün verilerine göre 2030 yılına kadar küresel iş arzının yüzde 14’üne denk gelen 400 milyon istihdam kaybı yaşanacak.

Teknolojinin gelişmesine paralel olarak farklılaşan iş alanları ve iş yapma modelleri; 555 milyon yeni iş gücü talebi ortaya çıkıyor. Dünya teknolojiyi üretenler ve tüketenler olarak bloklaşıyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifine yaslanan “dijital devrim” çağı, bilim üretenler ve tüketenlerin tarihini yazacak.

Bilim alanındaki araştırmacıların sadece yüzde 30’u, Nobel ödülü kazananların ise sadece yüzde 3’ü kadın.

Dünya genelinde her 3 araştırmacıdan biri kadın ve yüksek akademik pozisyonların yüzde 11’inde kadınlar bulunuyor.

Son 10 yılda bilimsel araştırmalarda kadınların oranının yalnızca yüzde 12 arttığı görülüyor.

2015 UNESCO raporuna göre, Türkiye’de 10 yılda bilim kadını sayısı iki kat arttı. Bilim alanında kadınlarımızın payı yüzde 36 olarak öne çıkıyor. Son üç yılda bilim alanındaki veriler bizi ne kadar umutlandıracak, kuşkuluyum. Zira yurtdışına giden nitelikli ve üniversitelerden ayrılan bilim insanlarının sayısını tam olarak bilmiyoruz.

 

BİLİM DÜNYASININ KADINLARI

İş dünyası yürüttükleri sosyal sorumluluk projelerinde kadın güçlenmesini amaçlayan “rol model” programlarını destekliyor. Ancak bu çabalar; organize ve etkin çalışmalara evrilemiyor.

 

Bülent Ezcacıbaşı yazdığı kitabında Albert Einstein’a atfedilen “Örnek olmak, insanları etkilemenin en iyi yolu değildir. Tek yoludur” sözünü anımsatıyor. Geçen yıl güzellik markası L’oreal ile UNESCO işbirliği ile bundan 20 yıl önce hayata geçirilen “Bilim Kadınları İçin” programının Paris’teki ödül törenindeydim. Beş kıtadan bir üstün bilim kadınını 100 bin Euro ile ödüllendirilen program, 15 genç ve yetenekli bilim kadınına da “Uluslararası Yükselen Yetenek” ödülü veriyor. Kadınların bilime olan katkısına, bilimde cinsiyet eşitliğine dikkat çekmeyi ve rol modeller oluşturmayı hedefleyen program, son 16 yıldır Türkiye’de de uygulanıyor. Bu süreçte Türkiye’de burs desteği alan 94 bilim kadını arasından Prof. Dr. Ayşe Erzan 2003 yılında “Uluslararası Büyük Ödül” almıştı.

 

2018 yılı için “Malzeme Bilimleri” ve “Yaşam Bilimleri” kategorilerinde seçilen altı genç (40 yaş altı) bilim kadınına, araştırmalarında kullanılmak üzere 50 bin TL burs veriyor. Malzeme Bilimleri kategorisinde Dr. Serim Kayacan İlday (Bilkent Üniversitesi, Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezi-UNAM), Dr. Sündüs Erbaş Çakmak (Konya Gıda ve Tarım Üniversitesi, Tarım ve Doğa Bilimleri Fakültesi) ve Doç. Dr. Yasemin Yüksel Durmaz (İstanbul Medipol Üniversitesi, Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, Biyomedikal Mühendisliği Bölümü); Yaşam Bilimleri kategorisinde Dr. Ceyda Açılan Ayhan (Koç Üniversitesi, Tıp Fakültesi), Dr. Nurcan Tunçbağ (Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Enformatik Enstitüsü Sağlık Bölümü) ve Dr. Selvi Durmuş Erim (İstinye Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı) 2018’in “Bilim Kadını” olarak ödül almaya hak kazandı. Bu yıl Paris’te düzenlenecek ödül töreninde Türkiye’yi, “Uluslararası Yükselen Yetenek” seçilen Doç. Dr. Duygu Sağ temsil edecek. Bu ödüle önceki yıllarda da Doç. Dr. Bilge Demirköz, Doç. Dr. Ahu Arslan Yıldız layık görülmüştü.

Diyanet İşleri Başkanlığı açıkladı; 4 – 6 yaş grubunda Kuran-ı Kerim’i ezberlemek üzere hafızlık eğitimi veren kurslara devam eden 140 bin çocuğumuz varmış. Mevcut belgeli hafız sayısının 150 bin civarında olduğunu hesaba katarsak, bu sayı hiç de az değil.

Eğitim iştahını bilimsel çalışmalarda da gösterebiliriz. Zor değil, yeter ki ulusal kalkınma stratejisini “bilim üretenler” üzerine kuralım…

Dünya Onlarla Güzel

Dünya Onlarla Güzel

 

Yazı: Melis Alphan / Gazeteci

Kutuplaşmış, adaletsizliğin ve ayrımcılığın hüküm sürdüğü bir dünyada umutsuzluğa kapılmak zor olmasa da geleceğe dair umudu diri tutmamızı sağlayanlar var. Kim demiş hep küçükler büyüklerden öğrenecek diye? Bu yazıda sizlere anlatacağım küçük kız çocuklarından yetişkinlerin öğreneceği çok şey var. Aktivizm deyince akla sadece yetişkinler gelmemeli. Bu yazıdaki kız çocukları dünya çapında ses getirmiş önemli aktivistler. Geleceği sımsıkı sahiplenip dünyayı kendi kuşakları için daha iyi bir yer haline getirmeye yeminliler.

 

PLASTİK TÜKETİMİNE SAVAŞ AÇTILAR

10 ve 12 yaşlarındaki kız kardeşler Isabel ve Melati Wijsen, okullarında gördükleri derslerde Nelson Mandela ve Martin Luther gibi lider ve aktivistleri tanıdıktan sonra, “dünya için biz ne yapabiliriz?” diye düşünüp ellerine kâğıt kalem alarak yaşamlarını sürdürdükleri Bali’deki sorunları alt alta yazmaya başladılar. En büyük sorunun plastik poşetler olduğuna karar verdiler. Endonezya, plastik kirliliğinde Çin’den sonra ikinci sırada geliyordu; denizlerdeki plastik kirliliğinin yüzde 10’undan sorumluydu. Bali’de plastik poşetlerin ancak yüzde 5’i geri dönüştürülüyor ama bunun karşılığında her gün 14 katlı bir bina büyüklüğünde plastik atık üretiliyordu. Doğadan kaybolması çok uzun yıllar alan plastik poşetler umursamazca yollara, sahillere atılıyor, cennet adalarından denize taşınarak hem denizi kirletiyor hem de deniz canlılarının yaşamını tehdit ediyordu.

 

Wijsen kardeşler, 2013’te Bye Bye Plastic Bags (Güle Güle Plastik Poşetler) isimli kâr amacı gütmeyen bir oluşum kurarak adalarındaki plastik kirliliğine savaş açtı. Yerel otoritelerin oluşumlarını desteklemeleri için 100 bin imza toplasalar da iki yıl boyunca Bali valisiyle görüşemediler. Hindistan’da Mahatma Ghandi’nin evine yaptıkları ziyaretten ilhamla eslerini duyurabilmek için bu kez açlık grevine başladılar. Tam bir gün sonra valilik kendilerine ulaştı ve bir toplantı ayarlandı. Toplantıda Bali’nin plastik çöplerden arındırılması yolunda birlikte çalışmak üzere anlaştılar. Kız kardeşler Bali’deki okullardan 30 çocuğu daha onlarla birlikte gönüllü çalışmaya ikna etti. Bu çocuklar şimdi adada yerel halkı plastik poşetler yerine bezden, geri dönüştürülmüş kâğıt veya muz yapraklarından yapılmış çantalar kullanma ve atık üretmeme konusunda bilinçlendiriyor.

Güle Güle Plastik Poşetler hareketi bugün Avustralya’dan Singapur’a, Filipinlerden Çin’e, Meksika’dan ABD’ye dünyanın dört yanına yayıldı.

 

GÖÇMEN ÇOCUKLARIN SESİ

21 Ocak 2017’de dünya genelinde başta kadın hakları olmak üzere göçmenler, sağlık hizmetleri, doğanın korunması, LGBTİ hakları, eşitlik gibi konularda gösteriler düzenlendi. İlk gösteri Washington DC’deki Kadın Yürüyüşü oldu. Bu yürüyüşte altı yaşındaki Sophie Cruz, anne babası ve küçük kardeşiyle beraber sahneye çıkıp mültecileri savunan bir konuşma yaptı. Bu, küçücük yaşında mülteci hakları savunucusu olmuş Sophie ile kamuoyunun ilk tanışması değildi. Cruz, annesi, babası ve kardeşiyle Los Angeles’ta yaşıyordu ama annesiyle babası resmi kayıtsız göçmenlerdi. Onu harekete geçirense sınırda sorun yaşamadan Meksika’daki dedesini ziyaret edemeyeceklerini öğrenmesi olmuştu.

2015’te Washington DC’yi ziyaret eden Papa Francis’in kortejine yaklaşıp ikinci denemede kendisini Papa’ya gösterebilen küçük kız, kendisine sarılan dini liderin eline ona özel yazdığı göçmen yanlısı mektubu tutuşturdu. 2016’da Barack Obama’yı ziyaret etmek üzere yeniden Washington DC’ye gitti. Bu kez anne ve babası statülerinden ötürü Beyaz Saray’a alınmadı.

 

“Sevgi, inanç ve cesaretle mücadele edelim ki ailelerimiz yıkılmasın” diyen Sophie göçmen çocukların güçlü sesi oldu.

SATILIK GELİNLER

Sonita Alizadeh, Taliban Rejimi altındaki Afganistan’da büyüdü. 10 yaşındayken ailesi onu para karşılığında evlendirmeye kalktı; Taliban’dan kurtulmak için hep beraber İran’a kaçtılar. İran’da kendi kendine okuma yazmayı öğrenen küçük kız, aynı zamanda tuvalet temizleyerek eve ekmek götürüyordu. Bu sırada İranlı rap’çi Yas ile ABD’li rap’çi Eminem’i keşfetti ve kendi şarkılarını yazmaya başladı. Artık o rap müzik yoluyla, anavatanı Afganistan’daki zorla evliliklere savaş açmıştı. Kız çocuklarının ve kadınların para karşılığında evlendirilmesini, kadınların halka açık yerlerde şarkı söylemesinin yasak olduğu İran’da Satılık Gelinler adlı şarkısıyla protesto etti. Şarkı dünya çapında dinlendi ve Sonita, ABD’de bir lisede okumak üzere burs kazandı. Sonita yazdığı ve söylediği şarkılar yoluyla ülkesindeki erken evliliklerle mücadeleyi sürdürüyor.

 

KÖLELİKTEN LİDERLİĞE

Çocuk hakları aktivisti Payal Jangid bugün 15 yaşında. 2015’te Michelle Obama’ya sarılıp kendini Hindistan’ın en şanslı kız çocuğu gibi hissettiğini söylediğinde henüz 12 yaşındaydı ve çoktandır ülkesindeki kız çocuklarının eğitim hakkı için çalışıyordu. Payal, ülkesi Hindistan’da çocuk köle olmaktan kurtulduktan sonra yaşadığı köyde diğer çocuklarla bir araya gelip kurduğu çocuk konseyi aracılığıyla çocukların özellikle eğitime erişimde yaşadığı sıkıntıları, eğitim hakkını yetişkinlere anlatma görevini üstlenmişti. “Toplumumuzda eğitime yeterince önem verilmiyor ve bizden önceki kuşaklara okulun önemini anlatmak benim görevim” diyen Payal, Michelle Obama’nın kendisine hediye etmek istediği yüzüğü de “Hediye kabul etmem doğru olmaz” diyerek geri çevirmişti.

 

NOBEL BARIŞ ÖDÜLÜ SAHİBİ

Malala Yousafzai 1997’de, dünyada okula gitmeyen çocuk sayısında ikinci sırada olan Pakistan’da bir kasabada dünyaya geldi. Babası bir eğitim savunucusuydu. 2009’da BBC’nin Urduca servisi için takma isimle, okulunun Taliban tarafından saldırıya uğramasından duyduğu korkuyu anlattığı bir blog yazmaya başladı. Okulunun kapanacağı söyleniyordu. Malala ile babası ölüm tehditleri almaya başlasalar da eğitim hakkını savunmayı sürdürüyorlardı.

2011’de Malala Pakistan’ın ilk gençlik barış ödülünü kazandı. Tanınırlığı giderek artınca Taliban öldürülmesine karar verdi. 2012’de maskeli ve silahlı bir kişi okul servisine girerek Malala’yı kurşunladı. Malala İngiltere’de bir hastaneye taşındı ve 2013’e kadar taburcu edilemedi. Malala’ya saldırının ertesinde milyonlarca kişi eğitim hakkı için dilekçe imzaladı ve Pakistan’ın ilk ücretsiz ve zorunlu eğitim kanun tasarısı onandı.

Malala ile babası şimdi eğitim alamayan kız çocuklarının küresel savunucusu. Malala, 2014 tarihli Nobel Barış Ödülü’nün sahibi. 1,1 milyon dolarlık ödülünü Pakistan’da kız çocuklarına ortaokul yapılması için bağışladı.

 

Malala, Sonita, Sophie, Payal, Isabel ve Melati… Dünyanın farklı
bölgelerinden çocuklar hemcinslerinin yaşadığı sorunlara karşı ses çıkarıyor.

Anama Babama Bayağı Çektirdim

Anama Babama Bayağı Çektirdim

 

Yazı: Nevşin Mengü / Gazeteci

Hep erkek olacağımı düşünmüş annem ve babam. Hatta annemin karnındayken ismimi de koymuşlar: Özgür. 80 darbesi sürecinin sakıncalı isimlerinden.

1 Mayıs’ta doğacakmışım aslında, tam 24 saat sancı çekmiş annem, sonunda vakumla çekmişler; doğmak istememişim herhalde kim bilir. Kız olduğunu görünce üzüldüm aslında, dedi annem, hayatı boyunca çekecek, hep uğraşacak dedim, diye anlattı.

Evcilik pek oynamadım; bir iki Barbie bebeğim oldu. Hatta birini babam ABD’den getirmişti, sahil Barbiesi, mini mini güneş gözlükleri vardı falan, pek havalıydı. Ama daha ekseriyet pelüş hayvan oyuncaklarım vardı, onları severdim. Bebek saçı taramak falan ilgimi çekmedi. Komşunun köpeği Katie’nin tepesindeydim onun yerine bütün gün.

Saçımın taranmasından nefret ederdim, at kuyruğu yapılmasından da… Sonunda dayanamadı annem, Amerikan tıraşı gibi kestirdi ama kısa saçı da hiç sevmedim. O zaman da huysuz bir tiptim yani. Annem hiçbir zaman aman da benim kızım gelin olacak bilmem ne diye sevmedi beni, hiç güzel kızım diye de sevmedi, akıllı kızım diye sevdi hep. Bilerek yapmış, sonradan kendisi anlattı.

Kardeşim doğduğu zaman abla mı demesini isterim, Nevşin mi, diye bana sordular, kararı ben verdim. Abla desin demiştim, keşke Nevşin’i seçseymişim.

İlkokula da beş yaşında başladım ben. Onu da annem babam bana sordu. Bir yaz akşamüstü çağırdılar yanlarına, gerçek okula mı gitmek istersin, anaokuluna mı dediler. Gerçek okula, dedim. Tamam dediler. O zamanlar öyle bir program vardı sanırım, beş yaşında okullu oldum. Zararını görmedim, belki faydası olmuştur, bilmiyorum.

Okula başlayacağım günden bir önceki gece annem yatırdı beni. Öncesinde uzun bir nutuk çekti, hâlâ hatırlarım dün gibi. Uzun uzun anlattı, artık hayata başladığımı, bundan sonra uzun zorlu bir sürecin beni beklediğini, kimseye, hiçbir erkeğe muhtaç olmadan kendi ayaklarım üzerinde durmam gerektiğini anlattı. O konuşma bana kendini o kadar iyi hissettirmişti ki büyüdüğümü anlamış ve cesaretlenmiştim.

Annem de babam da her zaman bu kadar cesaretlendirici olmadı. Yeri geldi sen kız çocuğusun, dediler, annem hep ama evladım burası Türkiye, diye izin vermeyişlerine bahane buldu mesela. Fakat çok dik kafalıydım. Hele azıcık palazlanınca açık olmak gerekirse hiç söz dinlemedim. Derslerim iyi olunca pek bulaşmazlar diye notlarımı hep ortalamanın üzerinde tuttum; bunun haricinde pek laf dinlemedim. Yeri geldi eve geç geldim, yeri geldi gitme dedikleri yere gittim, yeri geldi doğruyu söylemedim, yapma dediklerini yaptım. Pek çok zaman denedim yanıldım, denedim üzüldüm. Bazen de üzdüm, bazen korkuttum.

Ortaokuldaydım sanırım, ailece bir restoranda yemekteydik. Günlük meseleler konuşuluyor falan. Birden çıkış yaptım kendimce evlenmem ben herhalde hiç, sanırım birlikte yaşarım, dedim. Babam kalp krizinin eşiğinden döndü, morardı, fenalaştı adamcağız.

Çektirdi mi bu kız diye sorsanız anama babama, e vallahi çektirdi derler. Çektirecekse kız çocuklar çektirsin arkadaş, bir kere de onlar çektirsin yani, çekmesinler ne var yani!

Kızınız İçin Küçük, İnsanlık İçin Büyük Adımlar

Kızınız İçin Küçük, İnsanlık İçin Büyük Adımlar…

Yazı: Peride Ruşen

Küçük yaştan itibaren ev işleri için eğitiliyor; susmaya, “namuslu” olmaya, itaat ve hizmet etmeye yönlendiriliyorlar. Büyüdükçe okul yollarına taşlar, evlerinin pencerelerine dikenli teller döşeniyor. Bazıları “köyün en son çitinde dünyanın bittiğine” inandırılıyor.

Dizlerini dövmemek için onları dövüyor, davulcu ya da zurnacıya varır diye yakalarını bırakmıyorlar. Sonra da çocuk yaştayken ailenin isteği, çoğunlukla yaşlı damatlara “veriyorlar”. Kaşık düşmanı çocuk, anneliği, şiddeti ve hayallerini unutmayı o yaşta öğreniyor.

Okula gidebileni tıpkı gidemeyenler gibi evde, sokakta, okulda, gönderildiği yurtta, her yerde kaçırılmak, istismar edilmek, öldürülmek tehlikesi bekliyor. Öldürülse bile suçlu olmak!

UNICEF (Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu) verilerine göre dünya genelindeki 1,1 milyar kız çocuğunun 62 milyonu okula gitmiyor, 16 milyonu okula başlayamama riskiyle karşı karşıya. 15 – 19 yaş arası her 7 kız çocuğundan biri zorla evlendiriliyor. Her 10 dakikada bir kız çocuğu, şiddet yüzünden ölüyor.

Oraya bile varamayanlar var: Gökyüzünün Yarısı adlı kitapta toplanan araştırmalar, her yıl 2 milyon kız çocuğunun cinsiyet ayrımı yüzünden daha doğmadan hayata katılma şansından mahrum bırakıldığını gösteriyor. Ortalama 100 bin genç kız kaçırılarak genelevlere satılıyor. Bu, 18. ve 19. yüzyıllarda her yıl Batı’ya taşınan Afrikalı kölelerin sayısından fazla…

2018 Türkiye’sinde de fotoğraf böyle karanlık. Gün geçmiyor ki bir istismar soruşturması, bir ihmal davası, bir erken yaşta zorla evlilik vakası, kaçırılıp öldürülme haberi duymayalım. Son 8 yılda kaybolan çocuk sayısı dile kolay: 104 bin.

 

OKUMAK ÖZGÜRLÜKTÜR, KAÇIRILMAK NE?

Bu yazı yazılırken, bir çocuk daha: Karslı Sedanur. Birkaç ay önce köyünün ziyaretçilerine kocaman gülümseyerek poz vermiş, okumak, hemşire olmak istediğini söylemişti. Elinde “okumak özgürlüktür” yazan renkli bir karton taşıyordu. İzin vermediler; kaçırıldıktan sonra cansız bedeni bulunan küçük kızlar istatistiklerinde bir rakam oldu.

Neden sorusuna verilecek çok cevap var. Ama en başından başlarsak; doğduklarında erkek çocuğu “müjde” ise, kız çocuğu “odadaki sessizlik” de ondan. Erkek çocuk sünnet olurken “aslanım, koçum”, kız çocuk ilk adet gördüğünde “yediği tokat” var…

Bacaklarını topla kızım fakat göster oğlum amcalara veya 15’lik kız ya erde gerek ya yerde zihniyeti 2018 yılında hâlâ işe yarıyor.

MAVİ – PEMBE AYRIMCILIĞI

Daha hayata gelmeden mavi – pembe ayrımıyla toplumsal cinsiyet rolleri giydirilen çocukların geleceğin ezen – ezilen yetişkinlerine dönüşmesine sayısız örnek verilebilir ama buraya sığmaz. Kısacası pembelere evin dört duvarı reva görülürken mavilere dünyanın geri kalanının bahşedilmiş olmasıdır. Bu eşitsizlik, kız çocukları aleyhine katlanarak yetişkinliğe uzanıyor. Nesiller değişiyor; eşitsizlik, ayrımcılık, hak ihlalleri, köyde ya da şehirde, eğitimsiz ve yoksul ya da eğitimli ve zengin ailelerde, dolayısıyla tüm toplumda baki kalıyor. Toplum cinsiyetlere göre rol biçtikçe de baki kalacak gibi görünüyor.

Elbette bunu tersine döndürmeyi amaçlayan çalışmalar, (son yıllarda çok azalsa da) yasal değişiklikler, önleme ve koruma uygulamaları, sağda solda uçuşan, çoğunlukla havada asılı kalan pozitif ayrımcılık lafları var ama fotoğrafın rengi henüz değişmiyor.

 

İtiraz edenler, kendi yolunda dirayetle yürüyenler, evin tel örgülerini yırtanlar, destekçiler yok mu? Var tabii. Hem de çok ve iyi ki varlar. Ama hâlâ bir genç kızın sokakta yüksek sesli gülüşünü dondurmak isteyenlerle dolu dünya. Baskıyla, şiddetle, tecavüzle gücünü gösterdiğini sananlarla… Sokakta kadın görmek istemeyen muhafazakârlar ve bu düzen işine gelen modernlerle… Fakat Türkiye’nin bütün bunlardan sorumlu kişi ve kurumları, imzalanmasına ön ayak oldukları, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayacak İstanbul Sözleşmesi’nden başlayarak fotoğrafı değiştirmek için adım atmayı çoktan bıraktı. Bırakmakla da kalmadı, büyük mücadelelerle kazanılan haklarda geri saymaya başladı.

 

Yeniden dizleri… Pardon suçlular yerine kadınları ve kız çocuklarını dövmeye karar verdiler: İnsan Hakları Derneği verilerine göre son 10 yılda çocuk istismarı 10 kat arttı ve Türkiye’yi bu “dalda” dünya üçüncüsü yaptı. Mahkemeler, “rızası vardır diye suçlanan çocuklar ve “saygındır” denilerek salınan istismarcılarla doldu.

 

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’na göre 2017 yılında 387 çocuk cinsel istismara uğradı ki hepimiz biliyoruz, cinsel suçların yüzde 46’sı çocuklara karşı işleniyor, bu sadece konunun mahkemelere yansıyanı. Yine çok iyi biliyoruz ki Türkiye’de kız çocuklarının çok büyük bir kısmı, evin sorumluluklarını üstlenmek için eğitim hayatına son veriyor. Aile içinde kadına yönelik şiddetle çocuklara yönelik şiddet arasında sıkı ilişki bulunuyor. Her gün 47 bin 700 kız çocuğu evlendiriliyor. Ya çocuk anneler? Onu da İnsan Hakları Derneği söylüyor: Son 16 yılda 440 bin!

 

HATIRLAMAK YETMEZ, HERKES BİR YERDEN BAŞLAMALI

Kız çocuklarının yaşadığı şiddet türleri bir değil, üç beş değil ama sonuç olarak hepsi, doğduklarında içine tıkıldıkları pembe toplumsal cinsiyet rollerine bağlı. “Zihniyet değişir her şey değişir”, “kadın güçlenir, toplum güçlenir” gibi laflar boşa değil. 11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü, bütün bunları hatırlamak için iyi bir vesile. Ama hatırlamak ve şu aralar pek de istekli olmayan devletten beklemek yetmez; herkes bir yerden başlamalı. Kızınız için küçük, insanlık için büyük adımlar atın, onları erkek çocuklarınızdan ayrı yere koymayın, erkek çocuğunuz da masayı toplasın, kızınız da bisiklete binsin. Kızınızı mühendislerin, doktorların istemesini beklemeyin, artık “benim kızım büyüyünce bilimci, sanatçı, pilot, çok iyi şoför olacak” deyin. Hür doğsun, hür yaşasın, dünya kurtulsun.

Bir Ütopya: Komşu Kapısı

BİR ÜTOPYA: KOMŞU KAPISI

Teşvikiye’de bir bodrum katında yaklaşık beş yıldır etkinlikler düzenleniyor; dostluklar kuruluyor; İstanbul’un tarihine ve kültürüne sahip çıkmaya çalışılıyor. Burası Komşu Kapısı Maçka Dayanışma Derneği.

 

Yazı: Özlem Aktaş

 

Komşu Kapısı Maçka Dayanışma Derneği, Gezi Direnişi sırasında oluşan Maçka Forumu’nun dernekleşme kararı almasıyla kurulmuş. “Komşu kapısı gibi basit bir adımız oldu ama hayat bizi bu kapının arkasına doldurdu ve biz hakikaten iyi bir isim seçmişiz” diye derneğin hikâyesini anlatmaya başlıyor Tolga Bektaş. Derneğin en başından beri var Tolga Bey; Neslihan Alantar aralarına katılalı üç yıl olmuş. Neslihan Hanım derneğin kendisindeki anlamını şöyle tarif ediyor: “Burası benim için gerçekten komşu kapısı gibi oldu. Ortamın ambiyansı ve kişiler, kahve içmeye gidebileceğim bir komşu evi hissini yarattı ve gönüllü olmaya devam ettim.” Tolga Bey de Komşu Kapısı’nı kendi ütopyası olarak nitelendiriyor. Çocukluğu Teşvikiye Ferah Sokak’ta geçen Tolga Bey’in hayali mahallede çadır ev yapmakmış… Şimdi Komşu Kapısı’nda komşularıyla birlikte aşure kaynatıyor, ekşi mayalı ekmek yapıyor, yeryüzü sofrasına oturuyor.

 

ORMANIN KARDEŞLİĞİ BURADA

Derneğin 18 üyesi, pek çok gönüllüsü ve ziyaretçisi var. Herkesin yaşı, cinsiyeti, dünya görüşü farklı. Katılmak isteyen herkese de kapıları açık. Tolga Bey bu durumu Nâzım Hikmet’in şiirine benzetiyor: “Burada ormanın kardeşliği var…”

 

HASBİHAL ETTİĞİMİZ ZAMAN ŞİFA BULUYORUZ

Komşu Kapısı Maçka Dayanışma Derneği’nde pek çok etkinlik düzenleniyor. Televizyon ya da oyunlar yok; ufak bir kütüphanesi var. Tolga Bey insanların bir araya gelmediğinden, kıraathane kültürünün kalmadığından yakınıyor ve ekliyor: “Burada herkesle yan yana çay içip sohbet ediyoruz. Bir araya gelip hasbihal ettiğimiz zaman şifa buluyoruz. Her şeyin içi boşaltılıyor ya boşalan yerleri doldurmaya çalışıyoruz.” Derneği herkes farklı tanımlıyor: Tolga Bey “komün” olarak nitelendirirken Neslihan Hanım “organizma” diyor. Mahallenin ağabeyi Ertan Bey “imece” diyormuş; Süleyman Bey’e göre “kompakt”. Zira dernek tüm zıtlıkların ve aynılıkların bir arada olduğu, herkesin birbirine değebildiği, her şeyin ortak yapıldığı, kişisel çıkarların değil toplumsal faydanın gözetildiği bir yer. İsmine münhasır bir “komşu kapısı”.

 

YEREL YÖNETİME ADAYLAR

Dernek gelecek dönemde de oldukça hareketli olacak: Kadınlar matinesi, belgeseller, söyleşiler, erbane kursu… Aşure dağıtımı, Ramazan ayı, 1 Mayıs, 8 Mart Kadınlar Günü gibi özel günler de unutulmamış. Bu yıl hummalı bir işe de giriyor: Yerel yönetim seçimleri. Teşvikiye, Meşrutiyet ve Bozkurt Mahallelerinde aday olacak arkadaşlarına destek verecekler. “Nasıl bir muhtarlık istiyorsak öyle çalışma yapacağız, insanları katarak, hayallerini düşündürterek tanıtım yapacağız” diye heyecanla anlatıyor Tolga Bey. En büyük hayallerinden biri de Mıstık Parkı’na tuğla ocak yapmak. “Köylerde neden çeşme başı hayatın merkezi olur?” diye soruyor Tolga Bektaş. Yanıtını kendisi veriyor: “Orada aşkını bulursun, ticaret yaparsın. Orası bir sosyal merkezdir. İşte öyle bir merkez yapalım ki insanlar kendileri için vakit ayırsın.” Neslihan Hanım “Çayımız, kahvemiz var, komşularımızı bizi tanımaya bekliyoruz” diyor; sözü Tolga Bey devralıyor: “Her mahallede insanlar böyle bir şey yapabilirler. Yapsınlar çünkü ihtiyacımız var; herkese iyi gelecek.”

Şişli Masalı: Reha Yurdakul Sokak

Yazı: Hüseyin Karagöz / Yönetmen

 

Bu yazı Reha Yurdakul Sokak üzerinden hazırladığımız Şişli tarihi serisinin sonuncu durağını oluşturuyor. Daha önce Neriman Köksal, Suzan Avcı ve Engin Çağlar’ın Şişli’deki hayatlarını araştırırken bir yandan da bu sokak eksenindeki kentsel gelişim tarihini anlamaya çalıştık. Bölge sakinleriyle yaptığımız görüşmelerde en belirgin konu İstanbul’un Reha Yurdakul Sokak’ta bittiği yönündeydi. Perihan ve Hanımefendi sokakların yeşilliğe açıldığı anlatıldı. Sokak sakinlerinden Aşkım Özbavbek Hanım gelincik tarlaları her ne kadar çekici olsa da kız çocuklarının gitmesinin yasaklandığını söylüyor. Ancak yetişkin erkek çocukları top oynamak için o tarafa geçebilirmiş. Biraz ileride mandıra olduğunu hatırlayanlar var. İlerisinde meşhur İzzet Paşa Çiftliği bulunuyor. 1930’lu yıllara ait bir satılık çiftlik ilanında içinde 125 adet dut ve meyve ağacı olduğu yazılmış. Bu da Mecidiyeköy’ün meşhur buralar hep dutluktu esprisinin gerçek olduğunu gösteriyor.

 

BİR AŞK HİKÂYESİ

Dönelim Reha Yurdakul Sokağa… Ortak hafıza bu sokak civarındaki arsa ve binaları Mustafa Fidan adlı bir müteahhittin azınlıklardan aldığı yönünde. Ama net değil. Hem Ermeni hem de Rum ev sahiplerinden söz ediliyor. Museviler de var elbet ama asıl çoğunluk Ermenilerde görünüyor… Bunu da hemen yakındaki Ermeni mezarlığı ve yetimhanesiyle açıklamak mümkün. Reha Yurdakul Sokak neredeyse yetimhaneyle karşı karşıya ve eski adı Eksercioğlu Sokak. Eksercioğlu ile ilgili hiçbir referans yok gibi. Bu nedenle Ekserciyan’dan Türkçeleştirilmiş olduğunu düşünüyor ve bu ismi araştırıyoruz.

 

Ekserciyanlar köklü bir İstanbul ailesi gibi görünüyor. Kimi kaynaklara göre en bilindik üyesi 1858, Ortaköy doğumlu bestekâr Tatyos Efendi. Bazı kaynaklar Ermeni ve Osmanlı alfabesi arasındaki uyumsuzluklar nedeniyle doğrusunun Enkserciyan olduğunu iddia etse de Ekserciyan ismi daha çok kabul görmüş sanki… Tarihin kuyusunda kaybolmamak için arşiv çalışması yapmak şart. Yazılarımızı okuyanlarbilir, biz konuya biraz daha hikâye tarafından bakmayı tercih ediyor; biraz dedikodu yapıyoruz.

 

Sokak esnafından Yaşar Usta’nın çocukluğundan duyduğu bir masalla bitirelim seriyi: “Zamanında burada iki katlı bir köşk varmış. Köşkün sahibinin genç oğlu gönlünü Perihan isimli bir hanıma kaptırmış. Perihan Hanım evli olduğu için bizim deli oğlana bir an bile bakmamış. Oğlan aşkından divane olmuş. Akşamları terasa çıkar aşağıya doğru “Perihaaaan” diye bağırırmış. Kendini tutamaz sonra yukarıya döner, bu kez de “hanımefendiiii” diye seslenirmiş. Bu acıklı hikâye dillere destan olmuş ve Eksercioğlu sokağı kesen bu iki sokağa adını vermiş. Perihan ve Hanımefendi Sokakların adları buradan gelirmiş.” Öykümüz burada bitiyor. Gökten üç elma düşsün ve Şişli’de yaşayan herkese mutluluk ve sağlık getirsin. Başka Şişli masallarında buluşmak üzere…

Sanatın Başkenti İstanbul

Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası

Klasik müzik severlerin büyük bir heyecanla beklediği Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası da ekim ayında sezonu açıyor. Konserler Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde gerçekleşiyor. Orkestra 4 Ekim’de Sascha Goetzel şefliğinde Fazıl Say’ın Bülent Evcil için yazdığı flüt konçertosuyla sezonu açıyor. Orkestra, 8 Kasım’daki özel konserde Gürer Aykal ve Gülsin Onay gibi iki büyük sanatçıyı bir araya getiriyor. Türk Beşlisi’nin Türk çok sesli müziğinden oluşan repertuvarı klasik müzikseverlerle buluşturuyor.

  4.İstanbul Tasarım Bienali

4.1İstanbul Tasarım Bienali Okullar Okulu başlığıyla eylül ayında açıldı. Belçikalı Jan Boelen küratörlüğündeki bienal tasarım eğitimi nasıl farklı olabilir, geleneksel olanı teknolojiyle nasıl bir araya getirebiliriz, eskiden ve yeniden neler öğrenebiliriz soruları üzerine kafa yoruyor. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen 4. İstanbul Tasarım Bienali altı hafta boyunca ücretsiz sergilerin yanı sıra atölye, film ve panellere ev sahipliği yapacak. Tasarım, mimari, biyoloji, sosyoloji, gastronomi, pedagoji, ekoloji, teknoloji ve ekonomi gibi pek çok farklı alanda 100’ün üzerinde katılımcının projeleri yer alacak.

Tüm şehre yayılacak 4. İstanbul Tasarım Bienali’nde “3 Roman 1 Gezi” turunda katılımcılar Ahmet Ümit eşliğinde yazara ilham veren sokakları dolaşacaklar. Pedallıyorum ekibi rehberliğinde Bisiklet Turu’nda Bahçeköy’den başlayıp Emirgan Korusu’na kadar İstanbul gezilecek.

Sokak lezzetleri turu, Göç Eden Tatlar Turu, Müzik Turu, Şimdiki İstanbul’da Ustalar Turu ve İstanbul Fenerleri turu İstanbul’un tasarım gözüyle adım adım yeniden keşfedilmesini sağlıyor. 4. Tasarım Bienali, 4 Kasım’a kadar Akbank Sanat, Yapı Kredi Kültür Sanat, Pera Müzesi, Arter, SALT Galata ve Studio-X İstanbul’da ücretsiz olarak gezilebilir.

Ara Güler Müzesi

Islık Çalan Adam

Fotoğraf sanatının duayenlerinden Ara Güler ile Doğuş Grubu’nun işbirliğiyle hazırlanan Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi (AGAVAM) ve Ara Güler Müzesi, kapılarını Bomontiada İstanbul’da ziyaretçilere açtı. Ara Güler’in çok yönlü sanatçı kimliğini ve ilham veren yaşamını gelecek nesillere aktarmak amacıyla kurulan ve Türkiye’nin uluslararası standartlara sahip ilk fotoğraf sanatçısı müzesi olma özelliğini taşıyan Ara Güler Müzesi’nde sanatçının arşivinden fotoğraf, hikâye, video vemaket kitaplardan oluşan bir seçki Islık Çalan Adam başlığı altında ilk kez sergileniyor.

Adres: Merkez Mahallesi Silahşor Caddesi Birahane Sokak Şişli

Direniş Alanı Olarak Sanat

Borusan Quartet 13 Kasım’da Kadıköy Süreyya Operası’nda sezonun ilk konserini veriyor. Borusan Müzik Evi konserleri de 1 Kasım’da başlıyor. Akbank Sanat etkinlikleri eylül ayında başladı. Sezon boyunca sergiler ve konserler devam edecek. “Yıl boyu sanat, yıl boyu festival” diyen İş Sanat dünyaca ünlü usta sanatçı ve toplulukları klasik ve dünya müziğinin en seçkin isimlerini, dans gösterilerini bu sezonda sanatseverlerle buluşturmaya devam ediyor.

İstanbul’da sanat elbette bunlarla sınırlı değil. Tiyatrolar, yeni galeriler, yeni etkinlikler, İstanbul Modern, Arter ve SALT… İstanbul’da sanat haftaları hiç bitmeden devam ediyor. Çağdaş Sanat Fuarı yöneticilerinden Prof. Dr. Hasan Bülent Kahraman çağdaş sanatın bir direnme ve muhalefet alanı olduğunu söylüyor. Kahraman’a göre dünya bir cehennem ve sanat buna güçlü bir cevap veriyor

.

Şişli Belediyesi Ekim Ayı Kültür Ve Sanat Etkinlikleri Programı

 

Çehov Trump Sahnesinde

Çehov’un hikâyeleri tiyatro sahnesinde. Tiyatro Sahnekârlar, büyük ustanın kısa oyunlarını izleyicilerle buluşturuyor. Kabare formatında hazırlanan Çehov Kabare isimli oyunda bir şey yapamamanın çaresizliği içindeki insanların öyküsü anlatılıyor. Volkan Severcan, Erhan Yazıcıoğlu, Melda Gür, Bora Severcan ve Murat Kodallı’nın rol aldığı oyun 21 Ekim’de Trump Kültür ve Gösteri Merkezi’nde.

Adres: Trump AVM, Mecidiyeköy Yolu Caddesi No: 12 Şişli

Telefon: (0212) 348 78 40

 

Ekim Ayının Gözdesi: Filmekimi Başlıyor

Sonbaharın habercisi Filmekimi için geri sayım başladı! İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından bu yıl 17’ncisi düzenlenen Filmekimi’nin programında Jean-Luc Godard,  Lars Von Trier, Christophe Honoré gibi dünya sinemasının önemli yönetmenlerinin filmleri de yer alıyor. Festival, 5 – 14 Ekim tarihleri arasında Beyoğlu’nda Atlas Sineması,Beyoğlu Sineması, Nişantaşı’nda Cinemaximum City’s ve Kadıköy’de Rexx Sineması’nda düzenlenecek. Ayrıntılı bilgi için filmekimi.iksv.org adresini ziyaret edebilir, sosyal medya hesaplarını takip edebilirsiniz.

Dünyada Bir Köşe: Bomontiada

Sadece Şişli’nin değil, İstanbul’un da en önemli kültür, sanat ve eğlence merkezi

haline gelen Bomontiada ekim ayında birbirinden güzel üç etkinliğe ev sahipliği

yapacak. A Corner in the World X Bomontiada Alt işbirliğiyle düzenlenen etkinlikler

şöyle:

 

KALBEN’E SOR, SÖYLESİN!

Akustik konserler dizisiyle her ay bir kadın müzisyeni ağırlayacak serinin bu ayki konuğu Kalben. Bol sorulu, muhabbetli ve müzikli konser 17 Ekim’de Bomontiada Alt Performans’ta düzenlenecek. Merak ettiklerinizi, Kalben konu başlığı altında infoalt@bomontiada. com e-posta adresine gönderebilir ya da konser günü “Sor, Söylesin!” kutusuna atabilirsiniz.

SOUND PORTS İSTANBUL

  1. Sound Ports İstanbul festivali 13 – 14 Ekim’de Bomontiada’da. Festival boyunca Yerden Yukarı Bulutların Altında isimli performansı izleyebilir; festivalin ikinci gününde de ücretsiz etkinliklere katılabilirsiniz. Yeni medya sanatçısı Meltem Şahin’in küratörlüğünde düzenlenen artırılmış gerçeklik sergisi PMS, 16 Ekim’e kadar ziyaretçilerini bekliyor.

YENİ METİN YENİ TİYATRO FESTİVALİ 7

  1. Yeni Metin Yeni Tiyatro Festivali 4 – 7 Ekim tarihleri arasında. Festivalin yapılacağı mekânlardan Bomontiada Alt’ta, 5 ve 6 Ekim’de Dimen Abdulla’nın Devrim adlı oyunu ile Finn Iunker’in Helen isimli oyunun okuması yapılacak. 5 – 6 – 7 Ekim günlerinde VantaBlack performansının gösterimi; festivalin son gününde de Kahvaltıda Tiyatro Sohbetleri düzenlenecek.

Bizi Takip Edin

0BeğenenlerBeğen
273TakipçilerTakip Et
0AbonelerAbone

Güncel Yazılar

Şişlililer Doğayı Koruyor!

Şişli Belediyesi doğanın korunması için sokak, mahalle ve caddelere atık toplama kumbaraları koydu; geri dönüşüm bilincini öğrencilere aşılamak için eğitimler düzenledi. Çevre Koruma ve Kontrol...