14.5 C
Istanbul, TR
Pazar, Aralık 16, 2018

ŞİŞLİ BELEDİYE BAŞKANI HAYRİ İNÖNÜ: “ŞİŞLİ’NİN MALINI ŞİŞLİ’YE İADE ETMEK İÇİN ÇALIŞIYORUM.”

2011 yılında hukuksuz bir biçimde İstanbul Bilgi Üniversitesi’ne satılan Kuştepe kampüsünün bulunduğu taşınmaz yeniden Şişli Belediyesi’nde. Şişli Belediye Başkanı Hayri İnönü, Şişli’ye ait taşınmazlar iade edilene kadar mücadele edeceğini söyledi.

9 Haziran 2011 tarihinde, Şişli Belediye Meclisi’nin 164 sayılı kararı ile İstanbul Bilgi Üniversitesi’ne 2 TL karşılığında satılan Kuştepe Kampüsü’nün Şişli Belediyesi’ne iade edilmesi ile ilgili davada yeni bir aşamaya gelindi.

İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi, Mecidiyeköy Mahallesi’nde bulunan 9 bin 067 ada 1 – 2 parselde bulunan 10 bin metrekare kapalı alana sahip sekiz katlı binanın, 2018 / 27 sayılı kararı ile Şişli Belediyesi’ne iadesini onayladı. Yani taşınmazın belediyeye iadesine bir adım daha yaklaşıldı.

 

BAŞKAN MÜCADELEDE KARARLI1

Şişli Belediye Başkanı Hayri İnönü, “Şişli’nin mallarının Şişli’ye iade edilmesi için başlattığım mücadelenin başarıya ulaşmasına bir adım daha yaklaştığımız için mutluyum. Partim adına ve sosyal demokrat belediyecilik anlayışım gereği başlattığım mücadeleyi kararlılıkla sürdüreceğim” açıklamasında bulundu.

NE OLMUŞTU?

Şişli Belediyesi’ne ait olan taşınmaz, 9 Haziran 2011’de çıkartılan Belediye Meclisi kararı ve 10 Nisan 2012’de imzalanan protokol gereği, 7 Mayıs 2012’de 2 TL karşılığında İstanbul Bilgi Üniversitesi’ne satılmıştı. Hayri İnönü, 2014’de belediye başkanlığı görevine geldikten sonra 2016 yılında İstanbul 6. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne tapu iptali ve tescil davası açmış, dava 4 Temmuz 2017’de 2016 / 322 esas ve 2017 / 2069 karar sayılı dosyalarla belediye lehine sonuçlanmıştı.

HAYRİ İNÖNÜ YOLA DEVAM EDİYOR

2014 seçimlerinden Şişli Belediye Başkanı görevini devralan Hayri İnönü, Mart 2019’da yapılacak yerel yönetim seçimlerinde yeniden aday adayı olacağını açıkladı. “Şişlilere bir söz verdim. Toplam büyüklükleri 92 bin 276 metrekare olan, milyonlarca dolar değerindeki 10 taşınmaz Şişli’ye iade edilene kadar mücadelemi sürdüreceğim” diyen Başkan İnönü sözlerine şöyle devam etti: “2016 yılı Ocak ayında başlattığım hukuk mücadelesinde önemli kazanımlar elde ettik. İdare Mahkemesi’nden 13, Bölge Mahkemesi’nden 6 ve Danıştay’dan çıkan 18 karar da Şişli’nin lehine sonuçlandı. Süreç olumlu bir biçimde devam ediyor. Çok da uzun olmayan bir tarihte kesin sonuçları alacağımızdan eminim.”

Başkan İnönü, göreve geldiği günden bu yana Şişli Belediyesi’nin kurumsallaşması, çocuklar, gençler ve kadınlar için yaşanabilir bir kent yaratmak için mücadele ettiğini belirtti.

“KENT RANTINA KARŞI MÜCADELEYİ SÜRDÜRMEK ZORUNDAYIZ.”

Şişli Belediye Başkanı İnönü konuşmasında kent rantının yarattığı yıkıma da değindi. Yerel yönetimlerde en büyük problemin kamu kaynaklarının yağma edilmesi, yanlış kullanımı ve kaynakların ranta kurban edilmesi olduğunu vurgulayan İnönü “Kent rantı ile mücadelemizi kararlılıkla sürdürmek zorundayız. Eğer bugün düzenli, mutlu ve yaşanabilir kentler yaratamıyorsak bunun en büyük nedeni belediyelerin rant üreten mekanizmalar haline gelmesi. Bu durum mafyavari ilişkileri de beraberinde getiriyor” değerlendirmesinde bulundu.

Sorulan sorular üzerine, Şişli’ye yeniden aday olan Mustafa Sarıgül’ün kendisine yönelik eleştirilerine yanıt vermeyeceğini belirten İnönü “Mustafa Bey şu anda partimizin üyesi. Belediye başkanlığına aday adayı olmak onun hakkı. Demokratik hakkını kullanıyor. Hepinizin yakından bildiği gibi değişik bir tarzı var. Bunu değiştirmemiz mümkün değil, onu böyle kabul edeceğiz. Kendisine başarılar diliyorum” diye konuştu.

GERİYE GİDİŞİN ANATOMİSİ

Bu ay yine bir Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele ve Dayanışma Günü geçireceğiz. Her 25 Kasım’da olduğu gibi kişiler kadınların yaşadığı her türlü şiddetin ne kadar kötü bir şey olduğunu anlatan ve kınayan konuşmalar yapacak, kurumlar çeşitli etkinlikler düzenleyecek ve hepsi birden 26 Kasım sabahının ilk ışıklarında, bu “büyük, önemli ve derhal çözüm bulunması gereken” sorunu unutup başka “daha önemli” sorunlara yönelecek. Bu arada kadınlar şiddet görmeye, sadece kadın oldukları için öldürülmeye devam edecekler. Ekonomik büyümenin, demokrasinin ve ileri toplum olma hayalinin, kadın erkek eşitliği olmadan gerçekleşemeyeceğini herkes anlayana kadar da tüm 25 Kasımlar aynı şeyleri konuşup durmakla geçecek.

Yazı: Peride Ruşen / Gazeteci

25 Kasım 1960’ta Dominik Cumhuriyeti’nde diktatörlüğe karşı mücadele eden üç kız kardeş Patria, Minerva, Maria Mirabel’in cesetleri bir uçurumun dibinde bulunur. Mirabel kardeşlerin, tecavüz edilerek vahşice öldürüldüğü ortaya çıkar ve diktatörlüğe karşı mücadelenin sembolü olurlar. 1981’de Dominik’te toplanan Latin Amerika Kadın Kurultayı’nda 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü olarak kabul edilir. 1999’da da Birleşmiş Milletler tarafından benimsenir.

Bu bir anma günü; kadına yönelik şiddetin tartışılması, çözüm yollarının aranması, toplumlarda farkındalık yaratılması için bir fırsat. Evet, bu tür günler sayesinde sorun çok daha fazla dile getiriliyor, tartışılıyor ancak Türkiye’de çözüme yönelik ne kadar yol gidildiğine bakarsak bir arpa boyu demek hiç yanlış olmaz. Çünkü topyekûn bir zihniyet dönüşümü için kararlı politikalar oluşturmak, yürütmek, ciddi önleme ve koruma mekanizmaları oluşturmak gerekiyor. Bu irade son yıllardaki politikalara ne kadar yansıyor? Pek yansımıyor. Hatta tersine adımlar daha fazla. Yeni milenyuma girdiğimizde, şimdilerde pek hatırlanmayan Avrupa Birliği ile uyum yasalarını bir bir çıkarırken kadın haklarına ilişkin de olumlu adımlar atan Türkiye, son zamanlarda bunlarla birlikte, tüm cumhuriyet boyunca mücadelelerle edinilmiş hakları da geri almanın peşinde. Anayasa’da yer alan eşitlik kavramı bile tartışılır hale geldi; kadınların ev içinden başlayarak, eğitimde, iş dünyasında, siyasette, özetle toplumun her alanında eşit olarak var olabilme hedefi giderek uzaklaştı.

“Kadın” Her Yerden Yok Oldu, Yerine “Aile” Geldi

Bu politika değişikliğinin ilk göstergelerinden biri, daha önce “kadın ve aileden” sorumlu olan devlet bakanlığının Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olarak değiştirilmesiydi. Bu yıl bu gerilemede bir büyük geri sıçrama daha oldu; bakanlık, Çalışma Bakanlığı ile birleştirildi, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı olarak kadından ve sorunlarından iyice uzaklaştırıldı. Bakanlıklar kapılarını bu konuda yılların deneyimine sahip kadın örgütlerine kapatırken hükümete yakın kadın örgütleri kuruldu. Türkiye onlar aracılığıyla ‘eşitlik’ kavramını sorgulamaya başladı. Çünkü kulaklardan silinmeyen bangır bangır bir cümle vardı: “Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz çünkü o fıtrata terstir!” O yüzden, uluslararası literatürde şarıl şarıl akan toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı, din kitaplarından devşirilerek toplumsal cinsiyet adaletine dönüştü. Oysa dünya bunu yıllar önce tartışmış, bir kenara koymuştu. Üstelik eşitlik olmadan adaletin olması da mümkün değildi.

Her Şey, Daha Çok Şiddet İçin…

Daha sonra hükümetin ileri gelenleri, esnek çalışmadan en büyük kariyer anneliktir vecizesine, “mecburen” çalışsa da evin tüm iş ve bakım hizmetlerini kadının üzerine yıkan kararlar aldılar. İşsizlik arttı ama kadın işsizliği daha çok arttı. Hatta bir bakan bunun nedenini de kadınlara bağladı, onlar iş aradıkları için işsizliğin arttığını yumurtladı. Devlet ataerkil olma hızında rekorlar kırmaya başladı; kadınların “daha çok” şeyinin, mesela kahkaha atmasının, yeterince doğurmamasının çalışmasının hatta hamileyken sokakta olmasının sorun olarak lanse edilmesi de bütün bunların acı sosu oldu. Eşzamanlı olarak, küçük yaştaki kız çocuklarla evlenebilmenin promosyonları, çocuklara cinsel istismarda bulunan kişilere saygınlık, kadın katillerine iyi hal indirimleri geldi. Devletin bu sorunu önlemedeki görevlerini herkesin anlayabileceği şekilde sıralayan, mesela toplumsal cinsiyet eşitliğinin dersi olmasını öngören, Türkiye’nin de imzaladığı sözleşmeler yok sayıldı. Sadece sözleşmeler mi, şu anki yasalar ve anayasa da… Bir kere değil, çok kere delmekten de bir şey olmuyordu!

Şimdi Sıra “Nafaka Hakkı”nda…

Hükümetin son hamlesi, boşanma halinde kadınlara bağlanan nafakanın kısıtlanmasına yönelik. Bunu da kaç kişi oldukları belirsiz bir mağdur babalar grubunun dinmeyen ağlamaları sonucu büyük hizmet gibi sunuyor. Bu konuda bir çalıştay düzenleyip aksi konuşmalara, cevapsız onlarca soruya rağmen kapanış bildirgesini kendi bildiği gibi yazan konunun ileri gelenleri, yasayı çıkartacak gibi görünüyor.

Oysa kadın örgütleri kadınların koşulları düzeltilmeden, kadın istihdamının önündeki engeller kaldırılmadan, ücretsiz kreş hakkı sağlanmadan nafaka ile ilgili herhangi bir kısıtlamanın kadını şiddet dolu bir evliliğe mahkum etmek anlamına geleceğinin altını çiziyor. Bu konuyu ortaya atanların, doğurdukları çocuğa bakmak, sorumluluğunu almak istemeyen bir erkek modeli olduğunu düşünüyorlar. Zaten nafaka düzenlemesi, toplumsal cinsiyet eşitliği sağlanıncaya kadar kullanılması gereken özel önlemlerden biri. Yani kadın ve erkeğin tamamen eşit olduğu bir toplumda, buna gerek kalmayacak. Ama o erkekler, bugün okula gitmesine, meslek sahibi olmasına, çalışmasına izin verilmeyen, yıllarca evde ücretsiz hizmetli yerine konulan kadınların, gün gelip kendi kendilerini geçindirmesini, üstelik kendi çocuklarına da bakmasını bekliyor.

 

Dolayısıyla 25 Kasım 2018’de sonuç

» Evli kadınların yüzde 36’sı eşi / birlikte olduğu erkeğin fiziksel şiddetine maruz kalıyor. Fiziksel şiddet, her 10 kadının 1’inde gebelik sırasında da devam ediyor.

» Evli kadınların yüzde 12’si eşi / birlikte olduğu erkek tarafında cinsel şiddete maruz bırakılıyor.

» Kadınların yüzde 38’i yaşamlarının herhangi bir döneminde fiziksel ve / veya cinsel şiddetten birine maruz kalıyor.

» Dört kadından biri çocuk yaşta evlendiriliyor. Erken yaşta evlenen daha çok cinsel şiddet görüyor.

» Kadınların yaklaşık yarısı eşlerinin / birlikte oldukları erkeklerin korkutma, tehdit, küfür, hakaret ve aşağılama gibi duygusal istismarına maruz kalıyor.

» Kadınların yüzde 9’u çocukluk döneminde (15 yaşından önce) cinsel istismara maruz kalıyor. Bunun yüzde 29’u baba, üvey baba, erkek kardeş, abi, dede, amca ve dayı dışında kalan erkek akrabalardan, yüzde 38’i yabancılardan, yüzde 15’i komşulardan geliyor.

» Kadınların üçte biri eğitiminin engellendiğini, 10’da biri ise 15 yaşından sonra çalışma yaşamına katılmasına izin verilmediğini ya da işten çıkarıldığını belirtiyor.

» Şiddet mağduru her 10 kadından 6’sı maruz kaldığı şiddet sonucu üç kez veya daha fazla sayıda yaralanıyor. Bu yaralanmaların yarıya yakını tedavi gerektirecek düzeyde.

 

 

 

NE YAPABİLİRSİNİZ?

Yakınının şiddetine uğrayan birine (komşunuz, arkadaşınız, iş arkadaşınız, akrabanız, öğrenciniz, veliniz…) vereceğiniz destek çok değerli ve bu aile meselesi değil suç olduğu için ihbar etmek vatandaşlık görevi. Polis ve jandarma karakollarını, 155, 156 numaralı telefonları arayabilirsiniz. İlgilenmezler demeyip ilgilenmelerini sağlayabilirsiniz. Başvurulabilecek yerler:

Mor Çatı: (0212) 292 52 31

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Acil Yardım Hattı: (0212) 656 96 96

Aile, Kadın, Çocuk ve Özürlü Sosyal Hizmet Danışma Hattı: Alo 183

KUŞTEPE’DE CAZ SESLERİ

Hollandalı caz grubu Koffie ve Roman çocuklar, perküsyon atölyesinde buluştu. Kuştepe’yi saksafon ve darbuka sesleri sardı.

Şişli Belediyesi Roman Sanat Evi, Hollandalı caz grubu Koffie’nin Roman çocuklar için gerçekleştirdiği perküsyon atölyesine ev sahipliği yaptı. Kuştepe Mahallesi’nde yaşayan 6 – 14 yaş arasındaki çocuklar, müzik grubu Koffie ile müzisyen Tarık Aslan’dan def, darbuka ve Latin perküsyonları eğitimi aldı. Tanıdıkları enstrümanları Latin perküsyonlarıyla birleştiren çocuklar, müziği yeniden keşfetmenin tadını çıkardı. İstanbul Caz Festivali’nin Hollanda İstanbul Başkonsolosluğu ile yürüttüğü ortak çalışma kapsamında düzenlenen atölye renkli anlara sahne oldu.

Atölye çalışmasına katılan Şişli Belediye Başkanı Hayri İnönü konuya ilişkin şu değerlendirmede bulundu: “Şişli Belediyesi olarak dezavantajlı çocuklarımızın eğitimde, sosyal hayatta daha aktif olmalarını sağlayacak çalışmalar yapıyoruz. Bugün Amsterdam’dan Koffie adlı grup Roman Sanat Evi’mize geldi. Buradaki Kuştepeli çocuklarla birlikte vurmalı sazlardan çaldılar, onlara müzik eğitiminde katkıda bulundular. Bunu sağlayan Hollanda Konsolosluğu’na ve çocuklarımıza mentorluk yapan Koffie grubuna çok teşekkür ediyorum.”

Hollanda İstanbul Başkonsolosu Bartholomeus Van Bolhuis “Buradaki birçok çocuğun zaten doğal yeteneği var; burada bu projeyi yaptığımız ve bu doğal yeteneğe daha da katkıda bulunabildiğimiz için mutluluk duyuyoruz” ifadelerini kullandı.

Festivallerin Aranan Grubu

Fela Kuti, James Brown, Red Hot Chili Peppers, Miles Davis, The Roots gibi büyük isimlerden ilhamını alan Hollandalı caz grubu Koffie, şimdiye kadar Belçika, Macaristan ve İsviçre başta olmak üzere sayısız Avrupa kentinde sahneye çıktı. Şişli Belediyesi ve Hollanda Konsolosluğu işbirliği kapsamında çalışmalar yapan Koffie, müzisyen Tarık Aslan ile İstanbul ve Mardin’de başka atölye çalışmalarına da katılacak.

20 KASIM DÜNYA ÇOCUK HAKLARI GÜNÜ

“YETİŞKİN İLE ÇOCUK ARASINDAKİ İLİŞKİ EŞİT OLMALI”

Çocukların hakları sözleşmelerle korunma altına alınsa da fiili uygulamalar sorunlu… Çocuk haklarını ve bu hakların nasıl yok sayıldığını Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi İnsan Hakları Eğitimi Program Koordinatörü Mehmet Onur Yılmaz ile konuştuk.

Çocuk hakları nedir? Nasıl ortaya çıktı?

Çocuk hakları, insan haklarının çocuklar için gerektirdikleridir. Aslına bakarsanız insan haklarından farklı bir şey değil. Çocuk hakları, çocukların insan haklarına özel bir yaklaşım talebidir. Doğal olarak çocuk ve yetişkin ayrımına dayanan bir hak alanıdır. Yetişkinler ve çocuklar arasındaki bu ayrım modern çağın getirdiği bir paradigma. Çocuklar da yetişkinler de insan türünün bireyleri olduğuna göre bu şekilde bir ayrım yapmanın en azından çocukların yararına bir etkisi olması gerekir. Ama ne yazık ki çocukların yararına olması gereken bu ayrım çoğunlukla çocukların aleyhine işliyor. Kısacası çocuk olmak çocukların pek işine yaramıyor.

Haklar nasıl ihlal ediliyor?

Çocuklar çoğunlukla sadece yetişkinler için tasarlanmış ve yetişkinlerce yönetilen bir dünyaya geliyor. Tabiri doğruysa çocuklar yetişkinlerin dünyasında ayakta kalmaya çalışıyor. Bu kolay bir iş değil. Yetişkinlerin çoğu da çocukların işini kolaylaştırmıyor hatta zorlaştırıyor. Çocuklara yönelen hak ihlalleri büyük çoğunlukla yetişkinlerden geliyor ve aradaki güç dengesizliği üzerine inşa ediliyor. Çocuklar çevrelerindeki yetişkinlere bağlı ve bağımlı yaşıyorlar. Yetişkinler ise sahip oldukları gücü (ekonomik, sosyal, bilgisel, bedensel vb. güçleri) çocuğun üzerinde tahakküm kurmak için kullanıyorlar. Bu tahakküm çocuklara yönelen hak ihlallerinin en sert biçimleri olarak bazen fiziksel şiddet olarak ortaya çıkıyor, bazen çocuk işçiliği bazense cinsel istismar olarak…. Bunların yanı sıra ve çok daha yaygın şekilde çocukların maruz kaldığı ihlaller genellikle görünmez olanlar. Örneğin çocuğun ihmali de bir hak ihlali ve çok yaygın. Bazen de çocuğun iyiliğini düşündüğünü söyleyen yetişkinlerin yaptıkları hak ihlaline sebep oluyor ki en görünmez ve yaygın olan ihlaller bunlar. Oysa haklar, onur ve özgürlükler bakımından iki eşit yurttaş olan bir yetişkinle çocuk arasındaki ilişki de eşit olmalı.

Çocuklar haklarını nasıl elde eder?

Ne yazık ki çocukların hak arama yolları çeşitli sebeplerle ya kapalı ya da çocukları baş edebileceğinin ötesinde karmaşık. Ama her iki durumda da sorunun kaynağı yetişkinlerin yaklaşımı. Toplum çocuğa hak sahibi, eşit bir birey olarak bakmadığı ve saygı göstermediği için hak arama sürecinde çocuğun karşısına çıkan yetişkinler onu ciddiye almıyorlar. Bu da pek çok hak ihlaline karşı çocukları yalnız ve korunmasız bırakıyor. Oysa uygun araçlar ve ortam sağlandığında çocuklar da haklarını arayabilirler, arayabilmeliler. Çocukların hak arama yolları bu kadar zorluyken iyi örnekler de yok değil. Örneğin, BM Çocuk Hakları Komitesi hak arama yolları içinde apayrı bir yerde duruyor. Çocukların komiteye bireysel başvuru yapmaları mümkün. Diğer bir mekanizma ombudsman ya da Türkçe karşılığıyla söylersek kamu denetçiliği. Kamu denetçiliği içinde çocuklarla ilgili konulara bakan ayrı bir denetçi ve birim var. Çocuklar karşılaştıkları hak ihlalleriyle ilgili kamu denetçisine başvurabilir. Henüz çok etkin çalışmasa da başvuruların sayısı arttıkça bu mekanizmanın etkinliği de artacaktır.

20 Kasım 2018, Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi’nin oluşturulmasının ve Dünya Çocuk Hakları Günü ilanının 29. yılı. Sözleşmeyi 190’ın üzerinde ülke imzaladı ama çok ilerleme kaydedilmedi. Bu kapsamda Dünya Çocuk Hakları Günü’nün önemini nasıl değerlendirirsiniz?

Uluslararası sözleşmeler ve insan hakları belgeleri tarihin geldiğimiz noktasında bir aşamadır ve birer insanlık başarısıdır. Bu açıdan baktığınızda BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme tam da dediğiniz sebeple var ve önemli. Aradan geçen 29 yılda pek çok devletin sözleşmeyi imzalayarak çocuklara verdiği sözleri tutmadığı açık ancak bunca kötülük ve hak ihlaline rağmen tam da sözleşmenin varlığı ve etkisi sebebiyle engellenen hak ihlalleri de var. Sözleşmenin varlığına ve etkisine iyi tarafından bakıp gücünü hak ihlallerini azaltma, engelleme yönünde kullanacak olan mücadeleyi örgütlemek lazım.

Türkiye, bu sözleşmeyi ne zaman ve hangi koşulla kabul etti?

Türkiye sözleşmeyi imzalayan ilk ülkelerden birisi. Meclis’te kabul edilerek onaylanması ise biraz zaman alıyor. O dönem bu yönde kampanya yürüten çocuk hakları savunucularının çabaları sonucu sözleşmenin yayımlanmasından ancak altı yıl sonra 1995’te mecliste onaylanarak yürürlüğe giriyor. Ne yazık ki Türkiye sözleşmenin üç maddesine Lozan Antlaşması’nı gerekçe göstererek çekince koyarak imzalıyor. Bunlar 17, 29 ve 30. maddeler. Azınlık haklarıyla ilgili yanlış bir değerlendirme sebebiyle konan bu çekincelerin aradan geçen 29 yıla rağmen kaldırılmamış olması üzücü.

Nasıl bir çocuk politikası oluşturulmalı?

Öncelikle bütüncül olmalı. Çocuk politikası çocuğu sadece eğitim sistemi içinde ele alan genel yaklaşımın aksine çocuğu hayatın her alanında hak sahibi eşit yurttaşlar olarak kabul eden bir temel üzerine inşa edilmeli. Buna bağlı olarak çocuğu özne olarak ele alan, çocuğun hayata katılımını, karar alma mekanizmalarına katılımını olanaklı kılacak bir yaklaşımla hazırlanmalı.

Çocuk haklarının kağıt üzerinde kalmaması için yerel yönetimlere düşen görevler nelerdir?

Yerel yönetimler çocuğu duyacak, dinleyecek mekanizmalar geliştirmeliler. Çocuklarla konuşan, onların düşüncelerine değer veren bir yaklaşım iyi bir başlangıç olacaktır. Yerel yönetime düşen öncelikle bu iletişimi ve eşitlik ilişkisini kurmak. Böylesi bir ortam oluşturulduktan sonra gerisini zaten çocuklar söyleyecektir.

Peki, ebeveynler nelere dikkat etmeli?

İnsan hakları açısından bakıldığında ebeveynlerin çocukları üzerinde hakları değil, çocuklara karşı sorumlulukları vardır. Ebeveynler çocukları ile ilgili bakış açılarını bu yönde değiştirerek başlayabilir. Ve kendilerini ifade edebilecekleri alanları çoğaltmak, eşit ilişki geliştirmek. Sonrası mı? Şairin dediği gibi “sonrası iyilik güzellik”.

”MÜMKÜNSE ŞİŞLİ DIŞINA ÇIKMAYAYIM…”

Başrahip Tatul Anuşyan yarım asra yakındır Şişli sakini. Din adamı olmak çocukluk hayali. Ama araya giren 15 yıllık bir turizm kariyeri var. 35’inde yeniden kiliseye döndükten sonra aralarında Patrikhane Genel Sekreterliği ve Ruhani Meclis Başkanlığı olmak üzere pek çok önemli görevde bulundu. Anuşyan ile şu anda görev yaptığı Surp Vartanants Ermeni Kilisesi’nde buluşup Şişli’de geçen hayatını konuştuk.

 

Söyleşi: Melis Alphan / Gazeteci – Fotoğraf: Emrah Temel

İstanbul’un hangi semtinde doğdunuz?

1966’da Yedikule’de doğdum. Beş yaşındayken Şişli’ye taşındık. 45 yıldır Şişli’de oturuyorum.

 

Aileniz neden Şişli’ye taşındı?

Mahalle profili değişmiş, eski kalite düşmüş. Şişli’nin yaşanabilecek, kaliteli muhit olduğunu düşünmüşler. Bugün halen öyle. Şişli, Avrupa yakasında yaşanacak en kaliteli, canlı ve sakinlerine her şeyi verebilen muhit.

 

Nerede oturuyordunuz?

Bomonti’de. Okuduğum Bomonti Ermeni Katolik İlkokulu, İzzetpaşa Caddesi’nde evimizin karşısındaydı.

Çocukluğunuzu nasıl hatırlıyorsunuz? Sokaklarda oynar mıydınız?

Bizim kültürümüzde evdeki meşgalelerden sokak oyunlarına çok vakit kalmazdı. Evde bir eğitim kültürü vardı; dersler, ödevler bitecek, müzikle uğraşılacak, kitap okunacak… Ermeni kültüründe çocuğu faydasız bir oyuna sevk etmemek önemlidir. Elbette boş zaman olunca sokağa da çıkılır ama ben sokak oyunlarını sevmezdim.

Babanız ne iş yapardı?

Babam elektronikçiydi; amplifikatör yapardı. O zamanın elektronikçileri Karaköy’de,

plak şirketlerinde üretim yaparlardı.

Kiliseyle ilişkiniz nasıl başladı?

Din, kültürün bir parçasıdır. İçinden dini çıkarttığımız zaman o kültür topal kalır. Sadece dille kültür üretilmez. Nasıl ki müzik, edebiyat, mutfak kültürün parçasıdır, din de öyle. Kimi alanda daha şamildir, yayılmıştır, kimi alanda pek yayılmamıştır. Ancak kültürün içinde olmaması düşünülemez. Ermeni kültüründe her pazar dua etmeye gidersiniz. Ben de giderdim annem ve babamla.

Kiliseye dair ilk anınız nedir?

Dört yaşındaydım. Kilisenin kapısından girdik. Annem “Hadi sen de dua et” dedi. Hemen en öne koşup dua ettim.

Ne için dua ettiğinizi hatırlıyor musunuz?

Anneme babama sağlık ver, diye dua etmiştim.

O yaşlarda ileride din adamı olmak gibi bir hayaliniz var mıydı?

Rahip olmaya 11 yaşında karar verdim. Bu bir çağrıdır. Onu farklı şekillerde hisseder, bazen adını koyamazsınız. Tabii Tanrı sizi hazırlanmamış olarak hizmete kabul etmez. Çünkü din adamı olmak hizmet etmek demektir.

Siz de liseyi bitirir bitirmez bu çağrının peşinden mi gittiniz?

Üniversitedeyken, patrikhane gibi kurumlardaki bazı idarecilerin tavırları yüzünden rahiplik düşüncesinden uzaklaştığım bir dönem girdi araya. Bir yolda başarılı ilerlemeye başlarsanız birileri yolunuza taş koyar. Benim de yeniden yolumu çizmem gerekiyordu; turizm sektörünü seçtim; 15 yıl acentecilik yaptım. Ama o dönem bile kiliseden uzak kalmadım; okuyucu olarak devam ettim; neticede bu da bir hizmet. Daha sonra rahiplik düşüncesinden beni uzaklaştıran patriklikteki yetkililer geri çağırdı. Bana haksızlık yapıldığını ve benden zarar gelmeyeceğini anlamışlardı.

Turizm sektöründe geçirdiğiniz 15 yılı kayıp olarak görüyor musunuz?

Bu bizim gözümüzde kayıp ama Tanrı’nın hesapları böyle değildir. Tanrı insanları hizmete hazırlar; bir şeyler öğretir, bir kalıba sokar. Bir huni düşünün; huninin en geniş tarafından başlarsınız o delikten geçecek hale gelirsiniz. Hayat öyle bir şey. Uzun bir hazırlık dönemi var, sonra da kısa bir hizmet dönemi. İnsan hayatı aslında o kadar kısa ki… Din adamı olmak için de birçok şey öğrenmemiz gerekiyor. Kilisede kutsal kitabı öğrenmekle bitmiyor; hayatı ve insanları tanımanız, sabrınızın gelişmesi, insan ilişkilerini geliştirmeniz gerekiyor. Sosyoloji, psikoloji, felsefe, edebiyat; bunları bilmek zorundasınız. Ancak bilginiz ve tecrübeniz arttıkça insanlara yardım edebilirsiniz. O tecrübe ve bilgiyi edinmek gerekiyor.

Size hangi görev verildi? O günden bugüne neler yaptınız?

Patriğin Özel Sekreteri olarak işe başladım. Sonra Patrikhane Genel Sekreterliği yaptım. Bunlar Patrikhane içinde önemli görevlerdi. 2003 yılında rahip takdis edildim. Sonrasında Lübnan’daki manastırımıza iki yıllık eğitime gittim. Eğitimin ertesinde bir yıl orada eğitmenlik yaptım. Ardından İstanbul’a dönüp hem Patrikhane’de hem de kiliselerde görev almaya başladım. 2006 yılından beri Surp Vartanants Ermeni Kilisesi’ndeyim. 2003 – 2015 yılları arasında Adalar’da, beş yıl kadar da Galata Kilisesi’ndeydim. Beş yıl ruhani meclis başkanlığı yapıp istifa ettim. Bunların hepsi hizmet dönemleridir. Oradaki hizmetimin bitmiş olduğuna inandım ama çağrıldığım yerde hizmete hep devam ettim. Din adamlığı böyledir.

İnancınız gereği evlenemiyorsunuz. Bu kararı vermek zor olmadı mı?

Zor olmadı aslında. Çünkü 35 yaşına gelmiş, hayatı tanıyan, bilen, turizmcilik yapmış bir insanın artık gözü dışarıda olmuyor. Çocuğum olsun isterdim… Ama Tanrı onu da başka türlü verdi, bütün cemaatimin çocukları benim de çocuklarım…

Teknolojinin hayatımıza en hızlı etki ettiği çağdayız. Bu sizin çalışma biçiminizi nasıl değiştirdi?

Bizim işimizi kolaylaştırdı. Mesela Facebook, Instagram gibi platformlar aracılığıyla insanlara daha hızlı ve kolay ulaşabiliyoruz. Diyelim bir ayin olacak, kilisenin kapısına bir ilan yapıştırsam kimse geçerken okumaz. Ama Instagram’a bir şey koyduğum zaman hemen herkes haberdar oluyor. Bir bakıyoruz herkes geliyor.

Çocukluğunuza kıyasla bugün kiliseye katılımda düşüş var mı?

İnsanların ilgi alanları değişti. Pazar günü yüzme ya da satranç kursuna giden çocuk kiliseye gelemiyor. Ama bizimkiler yine mutlaka pazar günü kiliseye uğrar, mum yakar, dua eder, biraz kalır. O alışkanlık sürüyor. Dua edecek mutlaka, bir süre ayini duyacak. Baştan sona kalan da var. Bu kilisenin boş olduğunu ben hiç görmedim.

Bir gününüz nasıl geçiyor?

Gün benim için en geç 07.00’de başlar. Babam ve kardeşlerimle yaşıyorum. Kahvaltımı kendim hazırlarım, en geç 08.00’de evden çıkarım. Bazı günler sabah beşte uyanıp çalıştığım olur; okuma, yazma vs. Sabahın sakinliğiyle daha iyi çalışıyorum. Gün ışımadan sabah çok erken bilgisayarın karşısında, gece iki saatte yapacağım şeyi 15 dakikada yapabiliyorum. Pazartesi ve salı günleri evden çıkıp okula, diğer günler patrikhaneye gidiyorum. Şu anda patrikhanede ayinlerden ve din adamlarından sorumlu başrahibim. Türkiye’deki bütün kiliseler, ayinler, din adamlarının sevki benim kontrolümde. Bütün vaftizler, düğünler, cenazeler, her şey… Cumartesi ve pazar günleri bu kilisedeyim. Akşamları organizasyonlar, konferanslar, konserler, cemaat faaliyetleri, edebiyat faaliyetleri olabiliyor. Eve gitme saatim belli değildir. Bu koşuşturmanın içinde hasta olmaya vakit bulamadan çalışıyoruz.

Tatile gidiyor musunuz?

Artık kaçırmıyorum. Son beş yıldır tatil yapıyorum. Bizim tatilimiz en fazla yılda iki hafta. Tatil yapmadığınız zaman işe yaramıyorsunuz. Bazen iş seyahatlerini tatile çevirdiğim olur. Yazları kardeşlerimle veya bir arkadaş grubumla Yunanistan’a tatile giderim. Kur yükselmeden önce fiyatlar çok iyiydi ama önümüzdeki yaz eskisi gibi olamayacak. Bir yıl Balkan turuna çıkmıştım. Çok güzel, çok hesaplıydı. Karadeniz’i görmek istiyorum.

Şişli’de oturmasanız İstanbul’da nerede oturmak isterdiniz?

Turizmciyken Bağdat Caddesi’nde çalışmıştım, o tarafı beğenirim. Bir ara o tarafa taşınmayı düşündüm ama vazgeçtim, orası ayrı bir dünya. Şişli’de kendimi güvende hissediyorum. Burası farklı. İstanbul dışında zor yaşardım. Deniz olmayan yerde zorlanırım. Mümkünse İstanbul dışına çıkmayayım, hatta Şişli dışına da çıkmayayım…

Pazara gider misiniz?

Çocukluğumdan beri en çok sevdiğim şey pazarı gezmektir. Pazartesi veya Perşembe gitmem gereken bir iş yoksa veya patrikhanede değilsem gidebiliyorum. Pazardaki canlılık, tazelik, bereket bana iyi geliyor. Marketten de alışverişi severim.

Evde işbölümü nasıl yapılıyor?

Kim müsaitse, hangi iş yapılacaksa, işi o yapar.

Yemek yapar mısınız?

İyi yemek yaparım ama fırsat olmuyor. Ayaküstü bir şey yapmak başka bir şey. Genelde kardeşlerim yemek yapar.

En sevdiğiniz yemek nedir?

Hiç ayırt etmem. Ama 40 yıl yemesem aramayacağım yemek yerelmasıdır.

Hızlı kentleşme, kültürel ve toplumsal anlamda İstanbul’da yaşayan Ermeni cemaatini nasıl etkiledi?

Hızlı kentleşme bazı insanları ekonomik nedenlerle Şişli’nin dışında daha modern, hesaplı yapılara yöneltti. Şişli pahalı. Çok merkezi, depreme dayanıklı bir bölge; ev kiraları yüksek. Gecenin hangi saati olursa olsun, evin kapısından çıktıktan sonra 100 metre içinde elzem olan aradığınız her şeyi bulursunuz.

“EKŞİ MAYALI BİR DİLİM EKMEK GÜNE GÜZEL BAŞLAMANIZI SAĞLAR…”

Ürdün’deki bir kazı alanında arkeologların bulduğu 14 bin yıllık ekmek parçaları, ekmeğin neredeyse insanlık tarihi kadar eski bir besin kaynağı olduğunun göstergesi. Mayanın keşfi de M.Ö. 2600’lü yıllara denk geliyor. Okan Üniversitesi Gastronomi Fakültesi Öğretim Görevlisi ve Naan Bakeshop’un kurucu ortağı Sandi Sarpaş ile ekşi maya ekmekleri konuştuk.

Yazı: Nur Toprakoğlu / Gazeteci

Ekşi maya nedir?

Ekşi maya doğal mayaların ve yararlı bakterilerin simbiyotik bir şekilde yaşayıp glikoz – früktoz bazlı beslenip çoğaldıkları ve ekmek yapmak için elzem olan karbondioksit gazı, alkol eterleri ve organik asitleri sağlayan başlatıcı bir kültürdür.

 

Nasıl yapılır?

Ekşi maya kurmak için tahılların, bakliyat ve meyvelerin dış kabuklarında yaşayan doğal maya mantarları kullanılır. İşlem görmemiş organik tahıllar veya kuru meyveler suda bekletilip mayaların suya geçmesi beklenir. Daha sonra bu suya besin olarak un ilave edilir. Önce mayalar çoğalır, ardından ortamdaki bakteri de bu karışımdan beslenmeye başlar. Süreç içinde asit oluşumu başlar ve asidik ortamda yaşamayı becerebilen bakteri ve mayalar çoğalmaya devam ederler. Asit oluşumu ekşi mayanızın içinde küf ve zararlı bakterilerin oluşumunu engeller. Her gün belli aralıklarla un ve suyla beslenen ekşi maya 10 – 12 gün sonra ekmek yapmak için gerekli kabartma gücüne ve asiditeye erişir.

Peki, neden ekşi mayalı ekmek tüketmeliyiz?

Ekşi maya ekmeğin fermantasyon süreci uzun olduğu için sindirimi daha kolaydır, laktik asit sayesinde ekmeğin içerdiği yararlı besinlerin (vitamin, aminoasit ve mineraller) bağırsakta tutulması engellenir ve tam bir beslenme sağlanır. Ekşi mayalı ekmeğin raf ömrü uzundur, geç bayatlar.

Artizan fırıncılığın yaygınlaşması için neler yapılmalı?

Artizan fırınlar açılıyor ama genelde belli mahallelerde belli bir alım gücü olan kitleye hizmet veriyorlar. Yeni artizan fırınların açılması tabii ki sevindirici ama yaygınlaşabilmesi için klasik üretim yapan mevcut fırınların da artizanlaşabilmesi lazım. Bunu sağlayabilmek için fırıncılık eğitimi kadar çiftçi, değirmenci, fırıncı arasındaki bağların da kuvvetlenmesi gerekli.

Bir de ekmek tüketimine külliyen karşı duranlar var siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Ekmeği tamamen beslenmeden çıkarmak için hiçbir sebep göremiyorum. Özellikle sabahları tam tahıl oranı yüksek, katkısız, ekşi mayalı bir dilim ekmek hem güne güzel başlamanızı hem de uzun süre tok kalmanızı sağlayacaktır. Ekmeğinizin içinde ne olduğunu, nasıl yapıldığını sorgulayıp temiz ve adil olduğuna emin olduğunuz sürece günde tek bir öğün keyifle tüketilebilir.

 

EKŞİ MAYALI EKMEK TARİFİ

Malzemeler:

250 gr katkısız buğday unu

100 gr tam buğday unu

50 gr tam çavdar unu

6 gr deniz tuzu

150 gr ekşi maya (en son altı saat önce beslenmiş aktif, bol köpüklü)

300 gr su

Hazırlanışı

Tuz dışındaki tüm malzemeyi bir kapta bir araya gelene kadar karıştırıp 10 – 30 dakika arası dinlendirin. Ardından tuz ilave edip hamura eşit karışmasını sağlayın. İki saat boyunca her 30 dakikada bir hamuru kaptan tezgâha döküp dört tarafından çekip üstüne katlayın ve tersine çevirip yeniden kaba alın. Her çek katla işleminde hamurunuz biraz daha toplayıp elastiklik kazanacaktır. Bu işlemi en az dört kere uyguladığınıza emin olun. Son katlamadan sonra bir saat daha oda sıcaklığında bekletip yuvarlak veya oval şekil verip hangi formda şekillendiyseniz ona uygun bir kaba mutfak bezi yerleştirip iyice unlayın ve şekillendiğiniz hamuru içine yerleştirin.

Üzerine nemli tülbent örtüp bir gece buzdolabında bekletin. Ertesi sabah fırınınızı en yüksek dereceye getirin. İyice ısındıktan sonra içine kapaklı bir toprak güveç veya döküm tencere yerleştirin. Kapları en az iki saat en yüksek derecede ısıtın. Sonra hamuru beklettiğiniz kaptan dikkatlice çevirip ısınmış döküm tencereye alıp kapağını kapatın. Fırının sıcaklığını 230 dereceye düşürüp 35 dakika kapakla, 15 dakika da kapaksız 200 derecede pişirin.

ARA GÜLER “BAKMAYI KAYDETMEK FOTOĞRAFÇININ İŞİDİR…”

 

“Sanat olmasına gerek yoktur fotoğrafın. Fotoğraf tarih olayıdır. Tarihi zapt ediyorsun. Bir makine ile tarihi durduruyorsun” diyen Ara Güler gibi bir sanatçı yetişti bu topraklarda. Kendisini sanatçı değil foto muhabiri olarak tanımlıyordu. 17 Ekim 2018’de 90 yaşında hayata veda etti. Toplumsal ve tarihsel gerçekleri fotoğraflarına sığdırdı. Onat Kutlar’ın deyişiyle fotoğrafları roman gibi bir gerçekliği yansıtıyordu.

Yazı: Serpil Gündüz / Gazeteci

Foto muhabiri olarak 40 yılını doldurduğunda bir bildiri kaleme alan Ara Güler “Bu 40 yıl bana yaşama bakmayı, bundan bir sonuç çıkarmayı öğretmiş, görüp fotoğrafladıklarımın yaşam felsefesi içinde bir yeri olup olmadığını düşündürmüştür” diyor ve özetle şunu söylüyordu: “Eğer yaşamın bir parçasını dört köşe bir çerçevenin içine anlam verecek biçimde yerleştirebilirsen az çok bir şey yaptın demektir. Bunun için de, her şeyden önce demek istediğin bir şeyler olmalı. Ne diyeceğini bileceksin, diyeceğine inanacaksın, seçtiğin konuyu seveceksin, bileceksin, ancak ondan sonra onun resmini çekeceksin.”

“Gazeteci olduğum, olayları takip ettiğim için, estetiği az bile olsa çok önemli olduğuna inandığım fotoğrafları çekerim” diyordu Ara Güler, onun için ‘an’ çok önemliydi. Şuna inanıyordu: “Ben kendimi fotoğraf sanatçısı değil foto muhabiri saydığım için, bence estetikten daha önemli olan dokümantasyonun kendisidir. Yani benim için önemli olan insanların dramlarının gelecek nesillere kalmasıdır. Çünkü fotoğraf bir kayıt aracıdır ve bir dram, bir şey anlatmalıdır ki, bir netice çıkabilsin, işte o zaman fotoğraf çekici olur.”

Türkiye’nin ve dünyanın son 90 yılına tanıklık eden bir foto muhabiri olarak hayata veda eden Ara Güler “Bakmayı kaydetmek fotoğrafçının işidir” diyordu. Ölümüyle belki bir devir bitti ama bize kıymetli bir miras bıraktı, bellek bıraktı. Türkiye’nin görsel hafızasıydı Ara Güler. Sağlığında kendisinin bir vakıf girişimi olmuştu ancak sonra arşivinin saklanması ve müzeye dönüştürülmesi için Doğuş Grubu ile yol almaya karar vermişti. 2016’nın Eylül ayında da Doğuş Grubu ile birlikte Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi’nin (AGAVAM) temelleri atılmış; üç yılın sonunda Ara Güler Müzesi Tarihi Bomonti Bira Fabrikası Bomontiada’da, 16 Ağustos’ta fotoğrafçının doğum gününde kapılarını açmıştı.

ARA GÜLER ARŞİV VE ARAŞTIRMA MERKEZİ

Doğuş Grubu Sanat Danışmanı Çağla Saraç ve AGAVAM Müdürü Umut Sülün’le müzeyi gezip merkezle ilgili bilgiler aldık. Çağla Saraç gerçekleştirdikleri çalışmaların misyonunu kâr amacı gütmeden Güler’in arşivini bir bütün olarak korumak ve Ara Güler arşivini farklı yönleriyle kamuya açmak olduğunu söyledi. Çalışmalar bitmiş değil ve hâlâ sürüyor. Bittiğinde fotoğrafl arıyla, dialarıyla, dokümanları ve kişisel eşyalarıyla 1 milyonluk dev bir arşiv ortayı çıkacak.

Ara Güler’in Galatasaray’daki Güler Apartmanı’nda Ocak 2017’de başlayan çalışmalar yedi ay sürdü. Arşivlenecek ve korunacak her türlü fotoğraf, dia ve doküman için altyapı çalışmaları yapıldı. Bomontiada’daki arşivleme merkezi uluslararası ısı ve nem oranları ayarlanarak iklimlendirildi. Dijital ortamda çalışma bittiğinde 1 milyonluk bir arşiv ortaya çıkacak.

ULUSLARARASI İLK FOTOĞRAF MÜZESİ

İstanbul Bomontiada’da sanatseverlerle buluşan müze, Türkiye’de uluslararası niteliğe sahip ilk fotoğraf müzesi olma özelliğini de taşıyor. Sanat Danışmanı Çağla Saraç liderliğinde iki yıldır çalışmalarını sürdüren arşiv ekibi, Ara Güler’in yüzbinlerce eserinin tasnif, envanter, koruma, sayısallaştırma ve indeksleme işlemlerini yürütüyor. Dünyada örneği olmayan arşiv sistemine yüklenen bu eserler ileride online olarak herkese açık olacak. Arşiv koleksiyonlarının önümüzdeki dönemde bir portal üzerinden fotoğraf meraklıları ve araştırmacılara açık hâle getirilecek. Yüzbinlerce eser tek tek elden geçiriliyor.

Tasniflenen yapıtlardan seçkilerin ilk örnekleri Ara Güler Müzesi’nde sergilenecek. Ayrıca müze dışında da sergilemeler yapılacak. Diğer kültür kurumları ve müzeler ile işbirliği sürecek, sergiler yurt içi ve yurt dışında dolaşıma açılacak. Ara Güler’in çok yönlü sanatçı kimliğini ve ilham veren yaşamını gelecek nesillere aktarmak amacıyla kurulan müze ücretsiz olarak gezilebiliyor. Müzede, Ara Güler’in arşivinden fotoğraf, hikâye, videolar sergilenecek. Müzede ayrıca söyleşiler, film gösterimleri, paneller gibi etkinlikler de düzenlenecek.

DÜNYANIN EN İYİ YEDİ FOTOĞRAFÇISI ARASINDA

Dünyanın en iyi yedi fotoğrafçısından biri olan Ara Güler 6 Ağustos 1928’de Beyoğlu, İstanbul’da doğdu. Lisedeyken film stüdyolarında sinemacılığın her dalında çalışırken Muhsin Ertuğrul’un tiyatro kurslarına devam etti. 1950’de Yeni İstanbul gazetesinde gazeteciliğe başlarken aynı zamanda İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne devam etti.

Ara Güler’e lise yıllarında babası ilk 35 milimlik film makinesini ve bir fotoğraf makinesi alıp Yeni İstanbul gazetesine foto muhabiri olarak işe girmesine yardımcı oldu. 1958’de Time – Life, Paris – Match ve Der Stern dergilerinin yakın doğu foto muhabirliği görevlerini üstlendi. 1962 yılına kadar Hayat dergisinde fotoğraf bölümü şefi olarak çalıştı. 1961’de Birleşik Krallık’ta yayınlanan Photography Annual, onu dünyanın en iyi yedi fotoğrafçısından biri olarak tanımladı. Aynı yıl Amerikan Dergi Fotoğrafçıları Derneği’ne kabul edildi ve bu kuruluşun Türkiye’den tek üyesi oldu. Fotoğraf dünyasının çok önemli yayınlarında fotoğrafları kullanıldı, kendisinden bahsedildi. ABD’de, Almanya’da, Paris’te çeşitli sergiler açtı. Bu arada, Bertrand Russell, Winston Churchill, Arnold Toynbee, Picasso, Salvador Dali gibi birçok ünlünün fotoğrafını çekti; röportajlar yaptı. 1979’da Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin foto muhabirliği dalındaki birincilik ödülünü aldı. 1980’de fotoğraflarının bir kısmı Karacan Yayıncılık tarafından kitap haline getirildi. 1986’da Hürriyet Vakfı tarafından basılan, Prof. Abdullah Kuran’ın yazdığı Mimar Sinan kitabını fotoğrafl adı. Bu kitap 1987’de Institute of Turkish Studies tarafından İngilizce olarak yayınlandı.

AGAVAM müdürü Umut Sülün ile Karşılaşmalar kurucu ortağı Sevim Sancaktar’ın küratörlüğünü üstlendiği “Islık Çalan Adam” sergisi AGAVAM’da devam ediyor. Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi’nden derlenen “Islık Çalan Adam” sergisi, 20’inci yüzyılın ikinci yarısında özellikle İstanbul ve Türkiye coğrafyasından fotoğrafl arıyla uluslararası medyada görünürlük kazanan sanatçının İstanbul kent tarihine, bu coğrafyaya ait bireysel ve toplumsal hafızayı şekillendiren dönemlere ait kayıtları üreten, yazan, kaydeden ve aktaran bir hikâye anlatıcısı olarak Ara Güler’in dünyasını bir arada okumak gerektiğinin önemini vurguluyor.

Yaşarken müzesinin açıldığını da gören Ara Güler’in 70 yıllık arşivi artık emin ellerde.

11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü

11 EKİM DÜNYA KIZ ÇOCUKLARI GÜNÜ

GELECEĞİN UMUDU KIZ ÇOCUKLARI

2011 yılında Türkiye, Kanada ve Peru tarafından yapılan girişimler sonucu Birleşmiş

Milletler tarafından ilan edilen “Dünya Kız Çocukları Günü” 2012 yılından bu yana

kutlanıyor. Gün kapsamında kız çocuklarının insan haklarını güçlendirmek, yaşadıkları ayrımcılık, istismar ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dikkat çekmek amacı ile çeşitli etkinlikler gerçekleştiriliyor.

İlk defa 1989 yılında kabul edilen Çocuk Hakları Sözleşmesi ile dünya üzerindeki bütün çocukların ırk, renk, cinsiyet, dil, siyasal ya da başka düşünceler, ulusal, etnik ve sosyal köken, mülkiyet, sakatlık, doğuş ve diğer statüler gözetilmeden eşit olduğunu belirtildi. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilgili beşinci maddesinde de, kadınlar ve kız çocuklarına karşı her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasının, temel insan hakkı olmasının yanında sürdürülebilir kalkınmayı hızlandırmak için kritik önem taşıdığı da vurgulanmakta.

Uluslararası standartlara göre atılan adımlara rağmen hâlâ tüm çocuklar için hakların eşit ve erişilebilir olduğunu söylemek mümkün değil. Dünya ve Türkiye’deki duruma baktığımızda karşımıza çıkan tablo cinsiyetçilik ve eşitsizliklerin çok küçük yaşlarda

başladığını ortaya koymakta. Aile içinde kız ve oğlan çocuklarına farklı roller biçilmesi ile ilişkili olarak anne karnında başlayan süreç kız çocuklarının daha az beslenme, bedensel gelişim ve motor becerilerinde gerilik yaşamalarının yanında kendini gerçekleştirme, bireyselleşme, girişkenlik, karar alma becerileri gibi konularda da oğlan çocuklarına göre daha pasif kalmalarına sebep oluyor.

 

Yapılan çalışmalar, kız çocuklarının oğlan çocuklarına göre daha dezavantajlı durumda kaldığını gösteriyor. Okulu terk etme, hedefleri peşinden gitmek yerine ev işleri ve aile sorumluğunu üstlenmek zorunda kalma, aile geçimini sağlamak için çalıştırılma, erken ve zorla evlendirilme, namus suçları, ihmal, istismar ve cinsel şiddet gibi olgular kız çocuklarını daha fazla tehdit ediyor.

 

KIZ ÇOCUKLARININ GÜÇLENDİRİLMESİ

Bu bağlamda kızların güçlenmesi için atılacak adımlar ve sorumluluk alması gereken

birçok aktör var. Toplumsal cinsiyet eşitliği temelli ayrımcılığın önlenmesine yönelik gerekli adımların atılması, eğitim hizmetlerine katılımın önündeki engellerin kaldırılması, sağlık hizmetlerine erişimin sağlanması, karar alma süreçlerine katılım, çocuk yaşta evlilik başta olmak üzere her türlü ihmal, istismar ve ayrımcılıkla kararlı bir mücadele kız çocukların güçlenmesi için atılması gereken adımlar arasında.

 

Tüm bunlarla bağlantılı olarak toplumda da çocuk hakları kültürünün oluşturulması gerek. Çocuklar için iyi şeyler yapma düşüncesi hak temelli olarak ele alınmalı. Bu şekilde yapılacak çalışmalar çocukların birey olarak kabul edilmesi, karar alma süreçlerine katılımı ve haklarını tam ve etkin olarak kullanabilmelerinin önünü açacaktır.

 

Çocuk Hakları Sözleşmesi, Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri başta olmak üzere kabul edilmiş uluslararası anlaşmaların hayata geçirilerek, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlandığı, çocuk hakları kültürünün yerleştiği bir dünyada tüm çocuklar haklarına eşit erişim sağlayacak.

GÜÇLÜ KIZ, GÜÇLÜ TOPLUM

Kızların haklara eşit erişimi için, yerel yönetim ve kamu politikalarının kız çocuklarının hak ve taleplerini gözetecek şekilde belirlenmeside büyük önem taşıyor. Şişli Belediyesi,2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri arasında yer alan “Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Sağlanması ve Tüm Kadınların ve Kız Çocuklarının Güçlendirilmesi” Beşinci Hedefinin (SKH5) yerelleştirilmesini görev addederek Avrupa Yerel Yaşamda Kadın Erkek Eşitliği Şartı’nı imzalayarak uygulamaya koydu. Eşitlik Birimi başta olmak üzere tüm belediye birimleri toplumsal cinsiyet eşitliğini hayata geçirme yönünde çalışmakta.

 

Kızınız İçin Küçük, İnsanlık İçin Büyük Adımlar…

Yazı: Peride Ruşen

Küçük yaştan itibaren ev işleri için eğitiliyor; susmaya, “namuslu” olmaya, itaat ve hizmet etmeye yönlendiriliyorlar. Büyüdükçe okul yollarına taşlar, evlerinin pencerelerine dikenli teller döşeniyor. Bazıları “köyün en son çitinde dünyanın bittiğine” inandırılıyor.

Dizlerini dövmemek için onları dövüyor, davulcu ya da zurnacıya varır diye yakalarını bırakmıyorlar. Sonra da çocuk yaştayken ailenin isteği, çoğunlukla yaşlı damatlara “veriyorlar”. Kaşık düşmanı çocuk, anneliği, şiddeti ve hayallerini unutmayı o yaşta öğreniyor.

Okula gidebileni tıpkı gidemeyenler gibi evde, sokakta, okulda, gönderildiği yurtta, her yerde kaçırılmak, istismar edilmek, öldürülmek tehlikesi bekliyor. Öldürülse bile suçlu olmak!

UNICEF (Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu) verilerine göre dünya genelindeki 1,1 milyar kız çocuğunun 62 milyonu okula gitmiyor, 16 milyonu okula başlayamama riskiyle karşı karşıya. 15 – 19 yaş arası her 7 kız çocuğundan biri zorla evlendiriliyor. Her 10 dakikada bir kız çocuğu, şiddet yüzünden ölüyor.

Oraya bile varamayanlar var: Gökyüzünün Yarısı adlı kitapta toplanan araştırmalar, her yıl 2 milyon kız çocuğunun cinsiyet ayrımı yüzünden daha doğmadan hayata katılma şansından mahrum bırakıldığını gösteriyor. Ortalama 100 bin genç kız kaçırılarak genelevlere satılıyor. Bu, 18. ve 19. yüzyıllarda her yıl Batı’ya taşınan Afrikalı kölelerin sayısından fazla…

2018 Türkiye’sinde de fotoğraf böyle karanlık. Gün geçmiyor ki bir istismar soruşturması, bir ihmal davası, bir erken yaşta zorla evlilik vakası, kaçırılıp öldürülme haberi duymayalım. Son 8 yılda kaybolan çocuk sayısı dile kolay: 104 bin.

 

OKUMAK ÖZGÜRLÜKTÜR, KAÇIRILMAK NE?

Bu yazı yazılırken, bir çocuk daha: Karslı Sedanur. Birkaç ay önce köyünün ziyaretçilerine kocaman gülümseyerek poz vermiş, okumak, hemşire olmak istediğini söylemişti. Elinde “okumak özgürlüktür” yazan renkli bir karton taşıyordu. İzin vermediler; kaçırıldıktan sonra cansız bedeni bulunan küçük kızlar istatistiklerinde bir rakam oldu.

Neden sorusuna verilecek çok cevap var. Ama en başından başlarsak; doğduklarında erkek çocuğu “müjde” ise, kız çocuğu “odadaki sessizlik” de ondan. Erkek çocuk sünnet olurken “aslanım, koçum”, kız çocuk ilk adet gördüğünde “yediği tokat” var…

Bacaklarını topla kızım fakat göster oğlum amcalara veya 15’lik kız ya erde gerek ya yerde zihniyeti 2018 yılında hâlâ işe yarıyor.

MAVİ – PEMBE AYRIMCILIĞI

Daha hayata gelmeden mavi – pembe ayrımıyla toplumsal cinsiyet rolleri giydirilen çocukların geleceğin ezen – ezilen yetişkinlerine dönüşmesine sayısız örnek verilebilir ama buraya sığmaz. Kısacası pembelere evin dört duvarı reva görülürken mavilere dünyanın geri kalanının bahşedilmiş olmasıdır. Bu eşitsizlik, kız çocukları aleyhine katlanarak yetişkinliğe uzanıyor. Nesiller değişiyor; eşitsizlik, ayrımcılık, hak ihlalleri, köyde ya da şehirde, eğitimsiz ve yoksul ya da eğitimli ve zengin ailelerde, dolayısıyla tüm toplumda baki kalıyor. Toplum cinsiyetlere göre rol biçtikçe de baki kalacak gibi görünüyor.

Elbette bunu tersine döndürmeyi amaçlayan çalışmalar, (son yıllarda çok azalsa da) yasal değişiklikler, önleme ve koruma uygulamaları, sağda solda uçuşan, çoğunlukla havada asılı kalan pozitif ayrımcılık lafları var ama fotoğrafın rengi henüz değişmiyor.

 

İtiraz edenler, kendi yolunda dirayetle yürüyenler, evin tel örgülerini yırtanlar, destekçiler yok mu? Var tabii. Hem de çok ve iyi ki varlar. Ama hâlâ bir genç kızın sokakta yüksek sesli gülüşünü dondurmak isteyenlerle dolu dünya. Baskıyla, şiddetle, tecavüzle gücünü gösterdiğini sananlarla… Sokakta kadın görmek istemeyen muhafazakârlar ve bu düzen işine gelen modernlerle… Fakat Türkiye’nin bütün bunlardan sorumlu kişi ve kurumları, imzalanmasına ön ayak oldukları, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayacak İstanbul Sözleşmesi’nden başlayarak fotoğrafı değiştirmek için adım atmayı çoktan bıraktı. Bırakmakla da kalmadı, büyük mücadelelerle kazanılan haklarda geri saymaya başladı.

 

Yeniden dizleri… Pardon suçlular yerine kadınları ve kız çocuklarını dövmeye karar verdiler: İnsan Hakları Derneği verilerine göre son 10 yılda çocuk istismarı 10 kat arttı ve Türkiye’yi bu “dalda” dünya üçüncüsü yaptı. Mahkemeler, “rızası vardır diye suçlanan çocuklar ve “saygındır” denilerek salınan istismarcılarla doldu.

 

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’na göre 2017 yılında 387 çocuk cinsel istismara uğradı ki hepimiz biliyoruz, cinsel suçların yüzde 46’sı çocuklara karşı işleniyor, bu sadece konunun mahkemelere yansıyanı. Yine çok iyi biliyoruz ki Türkiye’de kız çocuklarının çok büyük bir kısmı, evin sorumluluklarını üstlenmek için eğitim hayatına son veriyor. Aile içinde kadına yönelik şiddetle çocuklara yönelik şiddet arasında sıkı ilişki bulunuyor. Her gün 47 bin 700 kız çocuğu evlendiriliyor. Ya çocuk anneler? Onu da İnsan Hakları Derneği söylüyor: Son 16 yılda 440 bin!

 

HATIRLAMAK YETMEZ, HERKES BİR YERDEN BAŞLAMALI

Kız çocuklarının yaşadığı şiddet türleri bir değil, üç beş değil ama sonuç olarak hepsi, doğduklarında içine tıkıldıkları pembe toplumsal cinsiyet rollerine bağlı. “Zihniyet değişir her şey değişir”, “kadın güçlenir, toplum güçlenir” gibi laflar boşa değil. 11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü, bütün bunları hatırlamak için iyi bir vesile. Ama hatırlamak ve şu aralar pek de istekli olmayan devletten beklemek yetmez; herkes bir yerden başlamalı. Kızınız için küçük, insanlık için büyük adımlar atın, onları erkek çocuklarınızdan ayrı yere koymayın, erkek çocuğunuz da masayı toplasın, kızınız da bisiklete binsin. Kızınızı mühendislerin, doktorların istemesini beklemeyin, artık “benim kızım büyüyünce bilimci, sanatçı, pilot, çok iyi şoför olacak” deyin. Hür doğsun, hür yaşasın, dünya kurtulsun.

Anama Babama Bayağı Çektirdim

 

Yazı: Nevşin Mengü / Gazeteci

Hep erkek olacağımı düşünmüş annem ve babam. Hatta annemin karnındayken ismimi de koymuşlar: Özgür. 80 darbesi sürecinin sakıncalı isimlerinden.

1 Mayıs’ta doğacakmışım aslında, tam 24 saat sancı çekmiş annem, sonunda vakumla çekmişler; doğmak istememişim herhalde kim bilir. Kız olduğunu görünce üzüldüm aslında, dedi annem, hayatı boyunca çekecek, hep uğraşacak dedim, diye anlattı.

Evcilik pek oynamadım; bir iki Barbie bebeğim oldu. Hatta birini babam ABD’den getirmişti, sahil Barbiesi, mini mini güneş gözlükleri vardı falan, pek havalıydı. Ama daha ekseriyet pelüş hayvan oyuncaklarım vardı, onları severdim. Bebek saçı taramak falan ilgimi çekmedi. Komşunun köpeği Katie’nin tepesindeydim onun yerine bütün gün.

Saçımın taranmasından nefret ederdim, at kuyruğu yapılmasından da… Sonunda dayanamadı annem, Amerikan tıraşı gibi kestirdi ama kısa saçı da hiç sevmedim. O zaman da huysuz bir tiptim yani. Annem hiçbir zaman aman da benim kızım gelin olacak bilmem ne diye sevmedi beni, hiç güzel kızım diye de sevmedi, akıllı kızım diye sevdi hep. Bilerek yapmış, sonradan kendisi anlattı.

Kardeşim doğduğu zaman abla mı demesini isterim, Nevşin mi, diye bana sordular, kararı ben verdim. Abla desin demiştim, keşke Nevşin’i seçseymişim.

İlkokula da beş yaşında başladım ben. Onu da annem babam bana sordu. Bir yaz akşamüstü çağırdılar yanlarına, gerçek okula mı gitmek istersin, anaokuluna mı dediler. Gerçek okula, dedim. Tamam dediler. O zamanlar öyle bir program vardı sanırım, beş yaşında okullu oldum. Zararını görmedim, belki faydası olmuştur, bilmiyorum.

Okula başlayacağım günden bir önceki gece annem yatırdı beni. Öncesinde uzun bir nutuk çekti, hâlâ hatırlarım dün gibi. Uzun uzun anlattı, artık hayata başladığımı, bundan sonra uzun zorlu bir sürecin beni beklediğini, kimseye, hiçbir erkeğe muhtaç olmadan kendi ayaklarım üzerinde durmam gerektiğini anlattı. O konuşma bana kendini o kadar iyi hissettirmişti ki büyüdüğümü anlamış ve cesaretlenmiştim.

Annem de babam da her zaman bu kadar cesaretlendirici olmadı. Yeri geldi sen kız çocuğusun, dediler, annem hep ama evladım burası Türkiye, diye izin vermeyişlerine bahane buldu mesela. Fakat çok dik kafalıydım. Hele azıcık palazlanınca açık olmak gerekirse hiç söz dinlemedim. Derslerim iyi olunca pek bulaşmazlar diye notlarımı hep ortalamanın üzerinde tuttum; bunun haricinde pek laf dinlemedim. Yeri geldi eve geç geldim, yeri geldi gitme dedikleri yere gittim, yeri geldi doğruyu söylemedim, yapma dediklerini yaptım. Pek çok zaman denedim yanıldım, denedim üzüldüm. Bazen de üzdüm, bazen korkuttum.

Ortaokuldaydım sanırım, ailece bir restoranda yemekteydik. Günlük meseleler konuşuluyor falan. Birden çıkış yaptım kendimce evlenmem ben herhalde hiç, sanırım birlikte yaşarım, dedim. Babam kalp krizinin eşiğinden döndü, morardı, fenalaştı adamcağız.

Çektirdi mi bu kız diye sorsanız anama babama, e vallahi çektirdi derler. Çektirecekse kız çocuklar çektirsin arkadaş, bir kere de onlar çektirsin yani, çekmesinler ne var yani!

 

Dünya Onlarla Güzel

 

Yazı: Melis Alphan / Gazeteci

Kutuplaşmış, adaletsizliğin ve ayrımcılığın hüküm sürdüğü bir dünyada umutsuzluğa kapılmak zor olmasa da geleceğe dair umudu diri tutmamızı sağlayanlar var. Kim demiş hep küçükler büyüklerden öğrenecek diye? Bu yazıda sizlere anlatacağım küçük kız çocuklarından yetişkinlerin öğreneceği çok şey var. Aktivizm deyince akla sadece yetişkinler gelmemeli. Bu yazıdaki kız çocukları dünya çapında ses getirmiş önemli aktivistler. Geleceği sımsıkı sahiplenip dünyayı kendi kuşakları için daha iyi bir yer haline getirmeye yeminliler.

 

PLASTİK TÜKETİMİNE SAVAŞ AÇTILAR

10 ve 12 yaşlarındaki kız kardeşler Isabel ve Melati Wijsen, okullarında gördükleri derslerde Nelson Mandela ve Martin Luther gibi lider ve aktivistleri tanıdıktan sonra, “dünya için biz ne yapabiliriz?” diye düşünüp ellerine kâğıt kalem alarak yaşamlarını sürdürdükleri Bali’deki sorunları alt alta yazmaya başladılar. En büyük sorunun plastik poşetler olduğuna karar verdiler. Endonezya, plastik kirliliğinde Çin’den sonra ikinci sırada geliyordu; denizlerdeki plastik kirliliğinin yüzde 10’undan sorumluydu. Bali’de plastik poşetlerin ancak yüzde 5’i geri dönüştürülüyor ama bunun karşılığında her gün 14 katlı bir bina büyüklüğünde plastik atık üretiliyordu. Doğadan kaybolması çok uzun yıllar alan plastik poşetler umursamazca yollara, sahillere atılıyor, cennet adalarından denize taşınarak hem denizi kirletiyor hem de deniz canlılarının yaşamını tehdit ediyordu.

 

Wijsen kardeşler, 2013’te Bye Bye Plastic Bags (Güle Güle Plastik Poşetler) isimli kâr amacı gütmeyen bir oluşum kurarak adalarındaki plastik kirliliğine savaş açtı. Yerel otoritelerin oluşumlarını desteklemeleri için 100 bin imza toplasalar da iki yıl boyunca Bali valisiyle görüşemediler. Hindistan’da Mahatma Ghandi’nin evine yaptıkları ziyaretten ilhamla eslerini duyurabilmek için bu kez açlık grevine başladılar. Tam bir gün sonra valilik kendilerine ulaştı ve bir toplantı ayarlandı. Toplantıda Bali’nin plastik çöplerden arındırılması yolunda birlikte çalışmak üzere anlaştılar. Kız kardeşler Bali’deki okullardan 30 çocuğu daha onlarla birlikte gönüllü çalışmaya ikna etti. Bu çocuklar şimdi adada yerel halkı plastik poşetler yerine bezden, geri dönüştürülmüş kâğıt veya muz yapraklarından yapılmış çantalar kullanma ve atık üretmeme konusunda bilinçlendiriyor.

Güle Güle Plastik Poşetler hareketi bugün Avustralya’dan Singapur’a, Filipinlerden Çin’e, Meksika’dan ABD’ye dünyanın dört yanına yayıldı.

 

GÖÇMEN ÇOCUKLARIN SESİ

21 Ocak 2017’de dünya genelinde başta kadın hakları olmak üzere göçmenler, sağlık hizmetleri, doğanın korunması, LGBTİ hakları, eşitlik gibi konularda gösteriler düzenlendi. İlk gösteri Washington DC’deki Kadın Yürüyüşü oldu. Bu yürüyüşte altı yaşındaki Sophie Cruz, anne babası ve küçük kardeşiyle beraber sahneye çıkıp mültecileri savunan bir konuşma yaptı. Bu, küçücük yaşında mülteci hakları savunucusu olmuş Sophie ile kamuoyunun ilk tanışması değildi. Cruz, annesi, babası ve kardeşiyle Los Angeles’ta yaşıyordu ama annesiyle babası resmi kayıtsız göçmenlerdi. Onu harekete geçirense sınırda sorun yaşamadan Meksika’daki dedesini ziyaret edemeyeceklerini öğrenmesi olmuştu.

2015’te Washington DC’yi ziyaret eden Papa Francis’in kortejine yaklaşıp ikinci denemede kendisini Papa’ya gösterebilen küçük kız, kendisine sarılan dini liderin eline ona özel yazdığı göçmen yanlısı mektubu tutuşturdu. 2016’da Barack Obama’yı ziyaret etmek üzere yeniden Washington DC’ye gitti. Bu kez anne ve babası statülerinden ötürü Beyaz Saray’a alınmadı.

 

“Sevgi, inanç ve cesaretle mücadele edelim ki ailelerimiz yıkılmasın” diyen Sophie göçmen çocukların güçlü sesi oldu.

SATILIK GELİNLER

Sonita Alizadeh, Taliban Rejimi altındaki Afganistan’da büyüdü. 10 yaşındayken ailesi onu para karşılığında evlendirmeye kalktı; Taliban’dan kurtulmak için hep beraber İran’a kaçtılar. İran’da kendi kendine okuma yazmayı öğrenen küçük kız, aynı zamanda tuvalet temizleyerek eve ekmek götürüyordu. Bu sırada İranlı rap’çi Yas ile ABD’li rap’çi Eminem’i keşfetti ve kendi şarkılarını yazmaya başladı. Artık o rap müzik yoluyla, anavatanı Afganistan’daki zorla evliliklere savaş açmıştı. Kız çocuklarının ve kadınların para karşılığında evlendirilmesini, kadınların halka açık yerlerde şarkı söylemesinin yasak olduğu İran’da Satılık Gelinler adlı şarkısıyla protesto etti. Şarkı dünya çapında dinlendi ve Sonita, ABD’de bir lisede okumak üzere burs kazandı. Sonita yazdığı ve söylediği şarkılar yoluyla ülkesindeki erken evliliklerle mücadeleyi sürdürüyor.

 

KÖLELİKTEN LİDERLİĞE

Çocuk hakları aktivisti Payal Jangid bugün 15 yaşında. 2015’te Michelle Obama’ya sarılıp kendini Hindistan’ın en şanslı kız çocuğu gibi hissettiğini söylediğinde henüz 12 yaşındaydı ve çoktandır ülkesindeki kız çocuklarının eğitim hakkı için çalışıyordu. Payal, ülkesi Hindistan’da çocuk köle olmaktan kurtulduktan sonra yaşadığı köyde diğer çocuklarla bir araya gelip kurduğu çocuk konseyi aracılığıyla çocukların özellikle eğitime erişimde yaşadığı sıkıntıları, eğitim hakkını yetişkinlere anlatma görevini üstlenmişti. “Toplumumuzda eğitime yeterince önem verilmiyor ve bizden önceki kuşaklara okulun önemini anlatmak benim görevim” diyen Payal, Michelle Obama’nın kendisine hediye etmek istediği yüzüğü de “Hediye kabul etmem doğru olmaz” diyerek geri çevirmişti.

 

NOBEL BARIŞ ÖDÜLÜ SAHİBİ

Malala Yousafzai 1997’de, dünyada okula gitmeyen çocuk sayısında ikinci sırada olan Pakistan’da bir kasabada dünyaya geldi. Babası bir eğitim savunucusuydu. 2009’da BBC’nin Urduca servisi için takma isimle, okulunun Taliban tarafından saldırıya uğramasından duyduğu korkuyu anlattığı bir blog yazmaya başladı. Okulunun kapanacağı söyleniyordu. Malala ile babası ölüm tehditleri almaya başlasalar da eğitim hakkını savunmayı sürdürüyorlardı.

2011’de Malala Pakistan’ın ilk gençlik barış ödülünü kazandı. Tanınırlığı giderek artınca Taliban öldürülmesine karar verdi. 2012’de maskeli ve silahlı bir kişi okul servisine girerek Malala’yı kurşunladı. Malala İngiltere’de bir hastaneye taşındı ve 2013’e kadar taburcu edilemedi. Malala’ya saldırının ertesinde milyonlarca kişi eğitim hakkı için dilekçe imzaladı ve Pakistan’ın ilk ücretsiz ve zorunlu eğitim kanun tasarısı onandı.

Malala ile babası şimdi eğitim alamayan kız çocuklarının küresel savunucusu. Malala, 2014 tarihli Nobel Barış Ödülü’nün sahibi. 1,1 milyon dolarlık ödülünü Pakistan’da kız çocuklarına ortaokul yapılması için bağışladı.

 

Malala, Sonita, Sophie, Payal, Isabel ve Melati… Dünyanın farklı
bölgelerinden çocuklar hemcinslerinin yaşadığı sorunlara karşı ses çıkarıyor.

Benim kızım büyüyecek bilim insanı olacak

Türkiye, Peru ve Kanada’nın girişimleriyle; 2012 yılında Birleşmiş Milletler’in (BM) 11 Ekim’i, “Dünya Kız Çocukları Günü” ilan etmesi; kız çocuklarına karşı ayrımcılığın önlenmesi ve insan haklarından tam ve etkili yararlanmaları amacını taşıyor.

 

Yazı: Serpil Yılmaz / Gazeteci

UNICEF’in yayınladığı raporlara göre, cinsiyetçilik oldukça küçük yaşlarda başlıyor. Yapılan araştırmalara göre, dünya genelinde her 7 saniyede bir kız çocuğu evlendiriliyor. Türkiye’de son 6 yılda evlenmek zorunda bırakılan kız çocuğu sayısı “resmi” rakamlara göre 232 bin ve bunların 142 bini çocuk anne olmuş.

2003 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nın UNICEF ile başlattığı “Haydi Kızlar Okula” kampanyası 2008 yılında sonlandırılırken, amaca ulaşıldığı belirtilmiş, bu dönemde 223 bin kız çocuğunun okullu olduğu bilgisi paylaşılmıştı. İlköğretim çağında olup okula gitmeyen kız çocuklarının, aynı durumdaki erkek çocukları sayısından 600 bin fazla olduğunu iddia ediliyor.

Son 4 yıllık sürede örgün öğretim sisteminden kopan kız çocuklarının sayısı, erkek çocuklarının üzerine çıkıyor.

 

ENDÜSTRİ 4.0’IN YOKSULLARI

Küresel kapitalizm robotlaşma ve otomasyona dayalı üretim araçlarına sahip olurken, üretim ilişkilerinde cinsiyetçi ayrım; ezilenler sınıfında kadınları en alt katmanda yedeklemeyi sürdürüyor.

Almanya’nın dünyaya pompaladığı “Endüstri 4.0” kavramı, emek piyasasında işsizlik ve yeni iş alanları çerçevesini çiziyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) öngörülerine göre, sanayide dijitalleşme mevcut çalışanların en az yüzde 40’ını olumsuz etkileyecek.

McKinsey Küresel Enstitüsü’nün verilerine göre 2030 yılına kadar küresel iş arzının yüzde 14’üne denk gelen 400 milyon istihdam kaybı yaşanacak.

Teknolojinin gelişmesine paralel olarak farklılaşan iş alanları ve iş yapma modelleri; 555 milyon yeni iş gücü talebi ortaya çıkıyor. Dünya teknolojiyi üretenler ve tüketenler olarak bloklaşıyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifine yaslanan “dijital devrim” çağı, bilim üretenler ve tüketenlerin tarihini yazacak.

Lisede bilim konusunda uzmanlaşmak isteyen kadın oranı yüzde 50’yken üniversitede yüzde 32’ye, master aşamasında yüzde 30’a ve doktorada yüzde 25’lere kadar düşüyor.

Bilim alanındaki araştırmacıların sadece yüzde 30’u, Nobel ödülü kazananların ise sadece yüzde 3’ü kadın.

Dünya genelinde her 3 araştırmacıdan biri kadın ve yüksek akademik pozisyonların yüzde 11’inde kadınlar bulunuyor.

Son 10 yılda bilimsel araştırmalarda kadınların oranının yalnızca yüzde 12 arttığı görülüyor.

2015 UNESCO raporuna göre, Türkiye’de 10 yılda bilim kadını sayısı iki kat arttı. Bilim alanında kadınlarımızın payı yüzde 36 olarak öne çıkıyor. Son üç yılda bilim alanındaki veriler bizi ne kadar umutlandıracak, kuşkuluyum. Zira yurtdışına giden nitelikli ve üniversitelerden ayrılan bilim insanlarının sayısını tam olarak bilmiyoruz.

 

BİLİM DÜNYASININ KADINLARI

İş dünyası yürüttükleri sosyal sorumluluk projelerinde kadın güçlenmesini amaçlayan “rol model” programlarını destekliyor. Ancak bu çabalar; organize ve etkin çalışmalara evrilemiyor.

 

Bülent Ezcacıbaşı yazdığı kitabında Albert Einstein’a atfedilen “Örnek olmak, insanları etkilemenin en iyi yolu değildir. Tek yoludur” sözünü anımsatıyor. Geçen yıl güzellik markası L’oreal ile UNESCO işbirliği ile bundan 20 yıl önce hayata geçirilen “Bilim Kadınları İçin” programının Paris’teki ödül törenindeydim. Beş kıtadan bir üstün bilim kadınını 100 bin Euro ile ödüllendirilen program, 15 genç ve yetenekli bilim kadınına da “Uluslararası Yükselen Yetenek” ödülü veriyor. Kadınların bilime olan katkısına, bilimde cinsiyet eşitliğine dikkat çekmeyi ve rol modeller oluşturmayı hedefleyen program, son 16 yıldır Türkiye’de de uygulanıyor. Bu süreçte Türkiye’de burs desteği alan 94 bilim kadını arasından Prof. Dr. Ayşe Erzan 2003 yılında “Uluslararası Büyük Ödül” almıştı.

 

2018 yılı için “Malzeme Bilimleri” ve “Yaşam Bilimleri” kategorilerinde seçilen altı genç (40 yaş altı) bilim kadınına, araştırmalarında kullanılmak üzere 50 bin TL burs veriyor. Malzeme Bilimleri kategorisinde Dr. Serim Kayacan İlday (Bilkent Üniversitesi, Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezi-UNAM), Dr. Sündüs Erbaş Çakmak (Konya Gıda ve Tarım Üniversitesi, Tarım ve Doğa Bilimleri Fakültesi) ve Doç. Dr. Yasemin Yüksel Durmaz (İstanbul Medipol Üniversitesi, Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, Biyomedikal Mühendisliği Bölümü); Yaşam Bilimleri kategorisinde Dr. Ceyda Açılan Ayhan (Koç Üniversitesi, Tıp Fakültesi), Dr. Nurcan Tunçbağ (Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Enformatik Enstitüsü Sağlık Bölümü) ve Dr. Selvi Durmuş Erim (İstinye Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı) 2018’in “Bilim Kadını” olarak ödül almaya hak kazandı. Bu yıl Paris’te düzenlenecek ödül töreninde Türkiye’yi, “Uluslararası Yükselen Yetenek” seçilen Doç. Dr. Duygu Sağ temsil edecek. Bu ödüle önceki yıllarda da Doç. Dr. Bilge Demirköz, Doç. Dr. Ahu Arslan Yıldız layık görülmüştü.

Diyanet İşleri Başkanlığı açıkladı; 4 – 6 yaş grubunda Kuran-ı Kerim’i ezberlemek üzere hafızlık eğitimi veren kurslara devam eden 140 bin çocuğumuz varmış. Mevcut belgeli hafız sayısının 150 bin civarında olduğunu hesaba katarsak, bu sayı hiç de az değil.

Eğitim iştahını bilimsel çalışmalarda da gösterebiliriz. Zor değil, yeter ki ulusal kalkınma stratejisini “bilim üretenler” üzerine kuralım…

Şişli’nin Kızları Ses Veriyor: “Kızlar Utanç Değil, Gururdur

Dünya Kız Çocukları Günü kapsamında Şişli’nin kızlarıyla bir araya geldik. Bilim Evleri’ne devam eden 20 kız, ailelerinde, okulda, sokakta yaşadıkları zorlukları, ayrımcı bakış açısını dile getirdi ve haklarına sahip çıkmak için dileklerini aktardı. İşte kendi cümleleriyle sıkıntıları ve talepleri!

 

  • Bizi erkeklerle kıyaslıyorlar.
  • Bizimle ilgili kararlarda bize danışmıyorlar.
  • Dışarı çıkmamızı, sokağa çıkmamızı engelliyorlar.
  • Kendimizi koruyup kollayamayacağımızı sanıyorlar.
  • Sürekli, kız olduğumuz için neleri yapamayacağımızı sıralıyorlar.
  • Dinozorlarla, oyuncak arabayla oynamamızı engelliyorlar. Bebeklerle oynamak şartmış gibi…
  • Erkeklerin üstüne daha çok düşüyor; onları, başarılı olmaları için daha çok destekliyorlar.
  • Ev işleri, yemek hazırlama, kardeş bakımı sanki sadece bizim görevimiz gibi davranıyorlar.
  • Toplumda okula gönderilme ve eğitim hakkının sadece erkeklere ait olduğunu sanıyorlar.
  • Sadece bazı meslekleri kızlar yapabilir gibi davranıyorlar. Pilot olmayı değil, hemşire olmamızı hayal etmemizi istiyorlar. Gelecekle ilgili hayallerimize müdahale ediyorlar.
  • Erkek arkadaşımız olamaz gibi davranıyorlar ama erkeklerin kız arkadaşı olmasını teşvik ediyorlar. Bir erkekle arkadaş olduğumuzda bunu sadece flört ilişkisi olarak değerlendiriyorlar.
  • Kızını döven dizini döver, diye içeriğinde şiddet barındıran bir atasözümüz var. Kızları dövüyorlar.
  • Kıyafetimize, saçımıza, şorta, pantolona, eteğe, ne giyeceğimize, nasıl giyeceğimize, nasıl oturacağımıza, kısacası her şeye karışıyorlar.
  • Ben sana güveniyorum ama çevreye güvenmiyorum dedikleri zaman bile bize güvenmiyorlar.
  • Erkekler sürekli bizi kas güçleriyle tehdit ediyor.
  • Özgürlük sadece erkeklerin gibi davranıyorlar.
  • Pembeden başka bir renk de sevebileceğimizi düşünmüyorlar.

KIZLAR ÖZGÜRLÜKTEN YANA

  • Beni Barbie’ye mahkum etme!
  • Kızlar oyuncak sadece bebekle değil, dışarda özgürce top oynamak da ister!
  • Kızlar utanç değil, gururdur.
  • Diğer cins yasak cins değildir. Kız çocuklarının arkadaşları erkek de olabilir!
  • Kızlar eve mahkum değildir, özgür olmalıdır.
  • Kollanmaya değil, kararlarımın desteklenmesine ihtiyacım var.
  • Kızlarınızı korumak istiyorsanız spor yapmasını destekleyin. Mesela tekvando, yüzme, futbol, boks…
  • Evi bir tek ben mi dağıttım; temizlik neden sadece kız çocuklarının ve kadınların işi olsun!
  • Kardeş, sadece benim kardeşim değil.

 

Kendimi Koruyorum Haklarımı Koruyorum

Çocuklara yönelik cinsel istismar ve şiddet vakalarına karşı farkındalığın artırılmasını amaçlayan “Çocuk Anlatır Sen Dinle İstismarı Önle” projesinin ikinci etabı başladı. Projenin yeni ayağında çocukların bedensel haklarına dikkat çekilmesi amacıyla hazırlanan “Kendimi Koruyorum Haklarımı Koruyorum” isimli tiyatro oyunuyla çocuklar kadar yetişkinler, ebeveynler, öğretmenler, çocuklarla çalışan tüm kişi ve kurumların bilinçlendirilmesi hedefleniyor.

 

AYDA İKİ DEFA SAHNELENECEK

Şişli Belediyesi Toplumsal Eşitlik Birimi, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve çocuk hakları alanında uzman kişiler tarafından oluşturulan oyunda İstanbul Temaşa Tiyatrosu oyuncuları rol alıyor. Cinsel istismar ve şiddete karşı çocuğun haklarını olabildiğince basit ve doğrudan bir ifadeyle anlatmayı hedefleyen oyun, bu konuyu tek başına çocuğun sorumluluğu olarak gören uygulamalara karşı; yetişkinlere, ebeveynlere ve sosyal politikalara çocuğun bedensel haklarını kabul etme, onu bir birey olarak kabul ederek kararlarına saygı duyma ve itirazına kulak verme çağrısında bulunuyor. Çocuklara kendilerini koruyabilecekleri doğru davranışları gündelik pratikleri haline getirmeleri anlatılıyor.

Kendimi Koruyorum Haklarımı Koruyorum adlı oyun, bir yıl boyunca ayda iki defa mahallelerde, belediyeye ait çocuk merkezlerinde, kreşlerde, okullarda ve Şişli’de talep edilen tüm mekânlarda sergilenecek. 25 dakikalık oyun, altı yaş ve üstü tüm gruplar tarafından izlenebiliyor.

 

Çocuk Anlatır Sen Dinle İstismarı Önle

Şişli Belediyesi ve Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği işbirliğiyle başlatılan Çocuk Anlatır Sen Dinle İstismarı Önle projesi, çocuğun bedensel haklarıyla ilgili farkındalık yaratmak amacıyla başlatıldı. Kampanyayla çocukların aslında susmadığı, istismarı kendi dillerinde ifade ettiklerinden dolayı onları iyi dinleyen yetişkinlerin aslında istismarı anlayıp önleyebileceğine dikkat çekiliyor. Kampanyanın 1 Mart – 1 Temmuz tarihleri arasında gerçekleştirilen ilk etabında belediyenin çocuklarla temasta bulunan birimlerde çalışan personeline eğitim verildi. Eğitimlerde çocuğun bedensel haklarının neler olduğu, çocuklarla iletişimde nelere dikkat edilmesi gerektiği anlatıldı. Kampanya kapsamında Şişli Belediyesi’ne bağlı gündüz bakımevleri, spor merkezleri, toplum merkezleri, bilim evleri, sağlık kurumları, zabıta ve temizlik işlerinden 500 çalışana eğitim verildi. Şişli sınırları içindeki 2 bin 500 ebeveyne çocuğun bedensel haklarıyla ilgili eğitim seti dağıtıldı. Kampanyanın tiyatro oyunuyla başlayan ikinci etabında 12 bin çocuğa ve bu çocukların ailelerine ulaşılması hedefleniyor.

110 Senelik Jamanak Gazetesi

Asu Maralman

Ben Şişli’nin Yeşilliğini Sevdim…

Bir süredir Asu Maralman’a Şişli’yi sormak istiyordum. Yol üzerinde bir sahafa rastladım. La Paix Hastanesi’nin karşısında, Şişli’de. Kitapların arasında Orhan Şevki’nin anılarını içeren Gölge Adam adlı kitabı buldum. Tesadüf işte! Şevki, Feriköylü köklü bir ailenin çocuğu, 1968 yılında Asu Maralman ile evlenmiş…

 

Yazı: Hüseyin Karagöz / Yönetmen

Asu Maralman çocukluğunun büyük bölümünü Bakırköy’de geçirmiş. Ağaçlar, süs havuzu ve hayvanlarla iç içe geçmiş çocukluğu. Beş yaşında piyano çalmaya başlamış; 13 yaşındayken Caddebostan’da düzenlenen ses yarışmasında birinci seçilince ablasının yanında sahneye çıkmış. 1966’da bir orkestrada solistlik. İlk sahne aldığı mekân Hilton. İki yıl içinde de orkestranın erkek solisti Orhan Şevki ile evlenip Feriköy’e yerleşmiş…

 

“FERİKÖY’E GELİN GELDİM.”

“1968’de 20 yaşımdayken Feriköy’e gelin geldim, Bakırköy’den çok değişik geldi bana, burada hayat iç mekânlarda yaşanıyordu” diye açıklıyor iki semt arasındaki farkı. Gerçekten Orhan Şevki’nin anılarında da, Feriköy sadece yaşadıkları ev anlamında kullanılmış. Ne bakkalın adı geçiyor, ne de fırınının… Uzun siyah saçlarını hatırlıyor ve hemen “kuaför var mıydı civarda” diye soruyorum; herhalde bir kuaförü olmuştur mahallede. Hayır, diyor: “Saçlarım çok uzundu. Zaman alır diye kuaföre gitmezdim. Genellikle olduğu gibi çıkardım sahneye.” Orhan Şevki anılarında Asu Maralman’ın sofralarından ve güzel yemeklerinden söz ediyor. “O sofralar ancak özel günlerde olurdu” diyor Asu Hanım. “Hayatımız sahnede, turnede geçti. Bozkurt Sokak 73 numaradaydı evimiz. Pek bir şey yoktu çevrede. Kurtuluş Caddesi’nde sadece bir şarküteri vardı. Sonradan kapandı zaten.” Sahne işi yapanın kaderidir bu. Dışarıdan pırıltılı gözükse de bu hayat yaşayanı yakar. Sıradan insan gibi akşam beşte işten çıkıp çorba kaynatma şansı olmaz geçimini sahnede kazananın. Devam ediyor; Bulgar bir muhallebiciden söz ediyor. Büyük olasılıkla, bugün de var olan Göreme Muhallebicisi. O dönemde süt işleri Arnavut ve Bulgarlarda… Derken 1974’te Feriköy’de ilk mağazasını açan Üçler Market’i hatırlıyor. Asu Hanım’ın müziği ruhumuza gıda olurken Feriköylü markalar da bizi beslemeye devam ediyor.

“ŞİŞLİ KÜÇÜK VE ŞIK KULÜPLERİN SEMTİYDİ…”

Asu Hanım haklı olarak semt hayatıyla bütünleşmemiş. Gündüzün büyük bölümünü uyuyarak geçirmek zorunda. Gece dışarı çıkmayı hiç sevmemiş; çalışmıyorsa evde kalmayı tercih etmiş. “Şişli’de sahne aldınız mı?” diye soruyorum. Pangaltı’daki Gala Kulüp’ten söz ediyor. Keyifle çalıştığını anlıyorum ses tonundan. Sadece jet sosyetenin geldiği özel bir yermiş Gala. Pasaj içinde merdivenle inilen özel bir mekân. Üstünde de Swiss Pub varmış. Yemek sonrası Swiss’e gidilir, sonra Gala’ya inilirmiş. Bu türden küçük kulüpler sosyetenin gözde mekânlarıymış.

 

Taksim – Şişli hattında en popüler gazino Lalezar Bahçesi’ymiş. Hilton’da geçen ilk yıllardan sonra Elmadağ Kervansaray’da sahne almış Asu Hanım… Bu bölgenin ünlü kulüpleri Hydromell, Scotch, Rujenuar… Hepsi çok özel mekânlar ve hepsi Şişli sınırları içinde. Büyük gazinoların neden Şişli’yi seçemediğini merak ediyorum. Asu Hanım yanıtlıyor: “O dönemin gazinoları büyük araziler üzerine kurulurdu. Yaklaşık 20 kişiden oluşan kadro ve gün batımından neredeyse doğumuna kadar süren programların maliyetini karşılayabilmek için gazinoların çok müşteriye ve geniş mekânlara ihtiyacı vardı.”

 

“SEZEN AKSU, ZERRİN ÖZER ŞİŞLİ’DEYDİ.”

Gelelim komşulara… “Kimlerle görüşürdünüz?” diye soruyorum. Yazar Ferit Edgü ve sinematograf Artun Yerez yakın arkadaşları… Rüçhan Çamay, dolayısıyla Melike Demirağ ile sık sık görüşülüyor. Sezen Aksu da İzmir’den geldiğinde Şişli’yi tercih etmiş. Benzer şekilde Ankara’dan gelen Tülay Özer annesi ve kız kardeşi Zerrin Özer ile Şişli’de oturuyor.

 

“BENDEKİ ŞİŞLİ ASLINDA GAYRETTEPE…”

Asu Maralman 1978’de Orhan Şevki’den ayrılmış ve kendisine Gayrettepe’den bir daire satın almış. “Gayrettepe’de kendimi evimde gibi hissettim. Yeşillikleri, inekleri ve sessizliğiyle bana huzur verdi” diyor. Kendisi kısmen Londra’da yaşasa da, o dairemi satmam, diyor: “Herkesin Şişli’de mutlaka bir anısı vardır. Benim ömrümün en güzel yılları Şişli’de geçti. Evim orası benim…” Kendisine teşekkür ediyorum, Asu Maralman ise “bağrı yanık dostlara selam olsun” diyerek telefonu kapatıyor. Şişli beni bir kez daha şaşırtıyor…

 

 

 

 

 

Şişli’nin Şampiyon Hemşiresi

ŞİŞLİ’NİN ŞAMPİYON HEMŞİRESİ

İstanbul Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi hemşiresi Duygu

Turan, bir yandan hastalara şifa verirken diğer yandan Kick Boksta kazandığı

başarılarla Türkiye’nin gurur kaynağı oluyor.

 

Hemşirelikte dördüncü yılına giren Duygu Turan 2008 yılında dövüş sporlarına merak salmış. Kick Boks ile başladığı spor hayatı Karate, Wushu ve bilek güreşiyle devam etmiş; sonunda Kick Boks ile milli sporcu olma imkânı bulmuş. Hocası Hasan Fatih Şen ile devam ettiği Kick Boksta 2014 yılında Avrupa şampiyonu, 2015’te dünya şampiyonu, 2016’da ayrı dallarda iki kez Avrupa şampiyonu olmuş. 2014 ve 2016 yıllarında da en iyi sporcu ödüllerini almış. Şimdi de 13 – 21 Kasım tarihleri arasında Slovakya’da düzenlenecek Avrupa şampiyonasına hazırlanıyor. “Kick Boks beni güçlü hissettiriyor; milli sporcu olmak, ülkemi temsil etmek, hemşirelik gibi zor bir mesleklebirlikte yürütmek benim için gurur verici” diyerek anlatıyor duygularını. Ama hemşirelik ve spor hayatını birlikte yürütmek zor. Bazen nöbetten çıkıp antrenmana; antrenmandan çıkıp nöbete gidiyormuş.

 

AİLE DESTEĞİ

Kick Boks savunma mı saldırı sporu mu sorusuna yanıtı o ldukça gerçekçi: “Savunma sporu deniyor. İnsanlar kendisini korumak için bu sporu öğreniyor. Ama maçta öyle olmuyor. Maç sırasında dövüşen kişiler için daha çok saldırı gibi geçiyor.” Hem hemşirelik yaparak hayat kurtarmayı hem de dövüş sporuyla rakibiyle mücadele etmeyi şöyle anlatıyor Duygu Hanım: “Ben ikisini çok ayrı tutuyorum. Hastanedeyken sporcu olduğumu, spor yaparken de hemşireliğimi unutuyorum. Hastanede sadece hastalarımla ilgiliyim. Sporda da daha ciddi, daha maç odaklı ve sert oluyorum.” En büyük destekçisi ailesi. Annesi her antrenmana katılıyor; kendisi gibi milli sporcu olan kardeşi de çalışmasına yardımcı oluyormuş. “Ailemin desteği sayesinde daha güçlü oldum, kardeşimin gelişimimde ve şampiyonluklarımda büyük payı var” diyor. Severek yaptığı sporun en çok zorlayan kısmı maddi süreçler. Devletin müsabaka paralarını ödemediğini ve hemşire maaşıyla zorlandığını vurgulayan Duygu Hanım sponsor aradığını belirtiyor.

 

“KEŞKE ŞİŞLİ ETFAL YERİNDE KALSAYDI”

İstanbul Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin taşınacak olması tüm hastalar ve sağlıkçılar gibi Duygu Hanım’ı da etkilemiş. Mesafe nedeniyle antrenmanları tehlike altına giren Duygu Hanım’a hastane yönetimi destek olarak servisini değiştirmiş. Duygu Hanım, tarihi hastanenin bu durumundan dolayı üzgün: “Hastanemiz büyük ve iyi bir kurum. Herkes düzenini oturtmuştu; Sarıyer’e taşınmak herkes için çok zor olacak. Bölünmesini istemezdim. Keşke yerinde kalıp binada iyileştirmeler yapılsaydı.”

 

Şişli’de 100. Yaş Sürprizi

Kurtuluş’un en eski sakinlerinden Yakup Hazan 100 yaşına bastı; Şişli Belediyesi, arkadaşları ve komşuları Yakup Bey için sürpriz doğum günü partisi düzenledi. Feriköy Emekliler Evi’nde düzenlenen doğum günü partisine Şişli Belediye Başkanı Hayri İnönü de katıldı. Pastasını Başkan İnönü ile kesen Yakup Bey’e köstekli saat hediye edildi.

Kızı Esma Hanım’ın yardımıyla duygularını ifade eden asırlık çınar Yakup Bey bu özel gün için Şişli Belediyesi’ne, arkadaşlarına ve komşularına teşekkür etti. Yakup Bey’e huzur ve sağlık dileyen Hayri İnönü sözlerine şöyle devam etti: “50 yıldır komşumuz olan, Feriköy’ün değerli büyüğü Yakup Bey’in 100. yaşını burada hep birlikte kutlamanın mutluluğu içerisindeyim. Medeniyetin ve çok kültürlülüğün kalbi Feriköy, Yakup Bey gibi komşularıyla anlam kazanıyor.”

 

 

Hazan, Sefarad bir ailenin çocuğu olarak Çanakkale Ezine’de dünyaya gelmiş. Kurtuluş Savaşı boyunca tüm Türkiye gibi yoklukla mücadele eden aile, İstanbul Balat’a taşınmış. Yakup Bey, ilkokulu okuduktan sonra iş hayatına atılarak matbaacılığa başlamış. Evli ve iki çocuk babası olan Hazan 50 yıldır Kurtuluşlu. Eşi Estella Hanım’ı genç yaşta kaybeden Yakup Hazan kızı Esma Hanım ve bakıcısıyla birlikte Kurtuluş’ta yaşıyor. Yakup Bey’in dört torunu var, İspanyolca biliyor…

 

Dünya Can Dostlarımızla Güzel

İngiltere’de 1822’de kurulan Hayvanları Koruma Birliği ile hayvanların daha iyi koşullarda yaşamaları ve korunmaları amaçlandı. Ardından dünyanın farklı yerlerindeki dernekler birleşerek Hollanda Lahey’de Dünya Hayvanları Koruma Federasyonu’nu oluşturdu. 1931 yılında da 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü ilan edildi.

TÜRKİYE’NİN RENKLERİ: SOKAK HAYVANLARI

Şişli Belediyesi Veteriner İşleri Müdürü Erol Yıldız, Türkiye’de tahmini bir milyona yakın sokak hayvanı olduğunu ancak hayvanların görmezlikten gelindiğini belirtiyor. Oysa sokak hayvanlarıyla kurulan empati sağlıklı bir ortak yaşam kültürü oluşturmanın temel noktalarından. Hayvanların yardıma ihtiyacı olduğuna dikkat çeken Erol Bey sözlerine şöyle devam ediyor: “Tüm korkularımızı, önyargılarımızı ve endişelerimizi bir kenara bırakarak hayvanlara nasıl yaklaşmamız gerektiğini öğrendiğimizde, onlara el uzattığımızda kalıcı çözümün bizde olduğunu görecek, hep birlikte yaşamanın değerini ve anlamını kavrayacağız.”

 

“SATIN ALMA, SAHİPLEN!”

Şişli Belediyesi, hayvanların metalaştırılarak ürün gibi satılmasına karşı satın alma, sahiplen şiarıyla çalışmalarını sürdürüyor. Erol Bey, kısırlaştır – aşılat – yerinde yaşat çalışmalarına devam edildiğini; sağlıklı yaşamaları için hayvanlara beslenme ve tedavi desteğinin yanı sıra barınmaları için sokaklara kedi ve köpek kulübeleri yerleştirdiklerini belirtiyor.

 

Şişli Belediyesi, geçici hayvan bakımevine alınan kedi ve köpeklerin rehabilitasyon işlemlerinden sonra sahiplendirilebilmesi için ilanlar hazırlıyor, etkinlikler yaparak sahiplendirilmelerini teşvik ediyor. Sokağa geri bırakılamayan yaşlı ve bakıma muhtaç hayvanlara kalıcı aileler bulmaya çalışılıyor. Tüm çabalara rağmen sahipsiz hayvanların en fazla yüzde 10 kadarının sahiplendirilebildiğini vurgulayan Erol Bey ekliyor: “Dünya Hayvanları Koruma Günü ve devam eden günlerde de Şişli Belediyesi olarak “Satın alma, Sahiplen!” diyerek çalışmalarımıza devam edeceğiz.”

 

1

> Hayvan sahiplenmek ve bakımını üstlenmek ciddi bir iştir. Bu sorumluluğu alamayanlar hayvan sahibi olmamalı.

> Evde bakılan hayvanların sağlıkları düzenli olarak takip edilmeli. Belediye veteriner hizmetleri aracılığıyla kayıt altına alınmaları sağlanmalı.

> Çocuklara küçük yaşlardan itibaren hayvanlarla nasıl güvenli iletişim kurulacağını öğreterek sırf eğlence olsun diye hayvanları korkutmalarına engel olunmalı.

> Zor durumda kalmış bir hayvan eve alınarak çocuklara da örnek olunmalı.

> Kuşların, karıncaların yuvalarının bozulmaması gerektiği, onların biyolojik dengenin yapı taşları olduğu herkese anlatılmalı.

> Avcılık spor değildir. Herkes bu konuda bilinçlendirme çalışmaları yapmayı görev olarak kabul etmeli.

Bizi Takip Edin

0BeğenenlerBeğen
273TakipçilerTakip Et
0AbonelerAbone

Güncel Yazılar

60 Yıllık Arşiv Dijitale Geçiyor!

İstediğin belge anında elinde... Her gün yüzlerce dokümanın üretildiği, işlendiği ve saklandığı belediyelerde, çoğu zaman istenilen dokümanların aranıp bulunması sorun oluyor. Bu amaçla Şişli Belediyesi...