Bu ay yine bir Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele ve Dayanışma Günü geçireceğiz. Her 25 Kasım’da olduğu gibi kişiler kadınların yaşadığı her türlü şiddetin ne kadar kötü bir şey olduğunu anlatan ve kınayan konuşmalar yapacak, kurumlar çeşitli etkinlikler düzenleyecek ve hepsi birden 26 Kasım sabahının ilk ışıklarında, bu “büyük, önemli ve derhal çözüm bulunması gereken” sorunu unutup başka “daha önemli” sorunlara yönelecek. Bu arada kadınlar şiddet görmeye, sadece kadın oldukları için öldürülmeye devam edecekler. Ekonomik büyümenin, demokrasinin ve ileri toplum olma hayalinin, kadın erkek eşitliği olmadan gerçekleşemeyeceğini herkes anlayana kadar da tüm 25 Kasımlar aynı şeyleri konuşup durmakla geçecek.

Yazı: Peride Ruşen / Gazeteci

25 Kasım 1960’ta Dominik Cumhuriyeti’nde diktatörlüğe karşı mücadele eden üç kız kardeş Patria, Minerva, Maria Mirabel’in cesetleri bir uçurumun dibinde bulunur. Mirabel kardeşlerin, tecavüz edilerek vahşice öldürüldüğü ortaya çıkar ve diktatörlüğe karşı mücadelenin sembolü olurlar. 1981’de Dominik’te toplanan Latin Amerika Kadın Kurultayı’nda 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü olarak kabul edilir. 1999’da da Birleşmiş Milletler tarafından benimsenir.

Bu bir anma günü; kadına yönelik şiddetin tartışılması, çözüm yollarının aranması, toplumlarda farkındalık yaratılması için bir fırsat. Evet, bu tür günler sayesinde sorun çok daha fazla dile getiriliyor, tartışılıyor ancak Türkiye’de çözüme yönelik ne kadar yol gidildiğine bakarsak bir arpa boyu demek hiç yanlış olmaz. Çünkü topyekûn bir zihniyet dönüşümü için kararlı politikalar oluşturmak, yürütmek, ciddi önleme ve koruma mekanizmaları oluşturmak gerekiyor. Bu irade son yıllardaki politikalara ne kadar yansıyor? Pek yansımıyor. Hatta tersine adımlar daha fazla. Yeni milenyuma girdiğimizde, şimdilerde pek hatırlanmayan Avrupa Birliği ile uyum yasalarını bir bir çıkarırken kadın haklarına ilişkin de olumlu adımlar atan Türkiye, son zamanlarda bunlarla birlikte, tüm cumhuriyet boyunca mücadelelerle edinilmiş hakları da geri almanın peşinde. Anayasa’da yer alan eşitlik kavramı bile tartışılır hale geldi; kadınların ev içinden başlayarak, eğitimde, iş dünyasında, siyasette, özetle toplumun her alanında eşit olarak var olabilme hedefi giderek uzaklaştı.

“Kadın” Her Yerden Yok Oldu, Yerine “Aile” Geldi

Bu politika değişikliğinin ilk göstergelerinden biri, daha önce “kadın ve aileden” sorumlu olan devlet bakanlığının Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olarak değiştirilmesiydi. Bu yıl bu gerilemede bir büyük geri sıçrama daha oldu; bakanlık, Çalışma Bakanlığı ile birleştirildi, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı olarak kadından ve sorunlarından iyice uzaklaştırıldı. Bakanlıklar kapılarını bu konuda yılların deneyimine sahip kadın örgütlerine kapatırken hükümete yakın kadın örgütleri kuruldu. Türkiye onlar aracılığıyla ‘eşitlik’ kavramını sorgulamaya başladı. Çünkü kulaklardan silinmeyen bangır bangır bir cümle vardı: “Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz çünkü o fıtrata terstir!” O yüzden, uluslararası literatürde şarıl şarıl akan toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı, din kitaplarından devşirilerek toplumsal cinsiyet adaletine dönüştü. Oysa dünya bunu yıllar önce tartışmış, bir kenara koymuştu. Üstelik eşitlik olmadan adaletin olması da mümkün değildi.

Her Şey, Daha Çok Şiddet İçin…

Daha sonra hükümetin ileri gelenleri, esnek çalışmadan en büyük kariyer anneliktir vecizesine, “mecburen” çalışsa da evin tüm iş ve bakım hizmetlerini kadının üzerine yıkan kararlar aldılar. İşsizlik arttı ama kadın işsizliği daha çok arttı. Hatta bir bakan bunun nedenini de kadınlara bağladı, onlar iş aradıkları için işsizliğin arttığını yumurtladı. Devlet ataerkil olma hızında rekorlar kırmaya başladı; kadınların “daha çok” şeyinin, mesela kahkaha atmasının, yeterince doğurmamasının çalışmasının hatta hamileyken sokakta olmasının sorun olarak lanse edilmesi de bütün bunların acı sosu oldu. Eşzamanlı olarak, küçük yaştaki kız çocuklarla evlenebilmenin promosyonları, çocuklara cinsel istismarda bulunan kişilere saygınlık, kadın katillerine iyi hal indirimleri geldi. Devletin bu sorunu önlemedeki görevlerini herkesin anlayabileceği şekilde sıralayan, mesela toplumsal cinsiyet eşitliğinin dersi olmasını öngören, Türkiye’nin de imzaladığı sözleşmeler yok sayıldı. Sadece sözleşmeler mi, şu anki yasalar ve anayasa da… Bir kere değil, çok kere delmekten de bir şey olmuyordu!

Şimdi Sıra “Nafaka Hakkı”nda…

Hükümetin son hamlesi, boşanma halinde kadınlara bağlanan nafakanın kısıtlanmasına yönelik. Bunu da kaç kişi oldukları belirsiz bir mağdur babalar grubunun dinmeyen ağlamaları sonucu büyük hizmet gibi sunuyor. Bu konuda bir çalıştay düzenleyip aksi konuşmalara, cevapsız onlarca soruya rağmen kapanış bildirgesini kendi bildiği gibi yazan konunun ileri gelenleri, yasayı çıkartacak gibi görünüyor.

Oysa kadın örgütleri kadınların koşulları düzeltilmeden, kadın istihdamının önündeki engeller kaldırılmadan, ücretsiz kreş hakkı sağlanmadan nafaka ile ilgili herhangi bir kısıtlamanın kadını şiddet dolu bir evliliğe mahkum etmek anlamına geleceğinin altını çiziyor. Bu konuyu ortaya atanların, doğurdukları çocuğa bakmak, sorumluluğunu almak istemeyen bir erkek modeli olduğunu düşünüyorlar. Zaten nafaka düzenlemesi, toplumsal cinsiyet eşitliği sağlanıncaya kadar kullanılması gereken özel önlemlerden biri. Yani kadın ve erkeğin tamamen eşit olduğu bir toplumda, buna gerek kalmayacak. Ama o erkekler, bugün okula gitmesine, meslek sahibi olmasına, çalışmasına izin verilmeyen, yıllarca evde ücretsiz hizmetli yerine konulan kadınların, gün gelip kendi kendilerini geçindirmesini, üstelik kendi çocuklarına da bakmasını bekliyor.

 

Dolayısıyla 25 Kasım 2018’de sonuç

» Evli kadınların yüzde 36’sı eşi / birlikte olduğu erkeğin fiziksel şiddetine maruz kalıyor. Fiziksel şiddet, her 10 kadının 1’inde gebelik sırasında da devam ediyor.

» Evli kadınların yüzde 12’si eşi / birlikte olduğu erkek tarafında cinsel şiddete maruz bırakılıyor.

» Kadınların yüzde 38’i yaşamlarının herhangi bir döneminde fiziksel ve / veya cinsel şiddetten birine maruz kalıyor.

» Dört kadından biri çocuk yaşta evlendiriliyor. Erken yaşta evlenen daha çok cinsel şiddet görüyor.

» Kadınların yaklaşık yarısı eşlerinin / birlikte oldukları erkeklerin korkutma, tehdit, küfür, hakaret ve aşağılama gibi duygusal istismarına maruz kalıyor.

» Kadınların yüzde 9’u çocukluk döneminde (15 yaşından önce) cinsel istismara maruz kalıyor. Bunun yüzde 29’u baba, üvey baba, erkek kardeş, abi, dede, amca ve dayı dışında kalan erkek akrabalardan, yüzde 38’i yabancılardan, yüzde 15’i komşulardan geliyor.

» Kadınların üçte biri eğitiminin engellendiğini, 10’da biri ise 15 yaşından sonra çalışma yaşamına katılmasına izin verilmediğini ya da işten çıkarıldığını belirtiyor.

» Şiddet mağduru her 10 kadından 6’sı maruz kaldığı şiddet sonucu üç kez veya daha fazla sayıda yaralanıyor. Bu yaralanmaların yarıya yakını tedavi gerektirecek düzeyde.

 

 

 

NE YAPABİLİRSİNİZ?

Yakınının şiddetine uğrayan birine (komşunuz, arkadaşınız, iş arkadaşınız, akrabanız, öğrenciniz, veliniz…) vereceğiniz destek çok değerli ve bu aile meselesi değil suç olduğu için ihbar etmek vatandaşlık görevi. Polis ve jandarma karakollarını, 155, 156 numaralı telefonları arayabilirsiniz. İlgilenmezler demeyip ilgilenmelerini sağlayabilirsiniz. Başvurulabilecek yerler:

Mor Çatı: (0212) 292 52 31

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Acil Yardım Hattı: (0212) 656 96 96

Aile, Kadın, Çocuk ve Özürlü Sosyal Hizmet Danışma Hattı: Alo 183